İŞ
KAZALARI ve BİLİRKİŞİLİK KİTABI
EDİTÖRLER: Prof.Dr.Yaşar BİLGE
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
Adli
Tıp Anabilim Dalı
Prof.Dr. Ahmet Saltık
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
Halk
Sağlığı Anabilim Dalı
Prof.
Dr. Gürhan Fişek – Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma
Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü
5846 ve 2936 sayılı Fikir ve
Sanat Eserleri Yasası Hükümleri gereğince kaynak gösterilmeden alıntı
yapılamaz, fotokopi yöntemiyle çoğaltılamaz, resim, şekil, grafikler kopya
edilemez.
Çalışanların Sağlığı alanına
büyük katkıları olan ÖĞRETMENLERİMİZE ithaf olunur.
İş Kazaları ve bilirkişilik kitabımız
yararlı olursa mutlu olacağız. Kitapla ilgili eleştirilerinizi aktarırsanız
sistem kurma ve geliştirmede dikkate alacağız. Kitabın hazırlanmasında yazı
yazan Öğretim Elemanlarına, meslektaşlarımıza; toplantımıza değerli katkıları
bulunan Ankara Üniversitesi yöneticilerine çok teşekkür ederiz.
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ:
Sayın meslektaşlarım;
08.05.2012 günü ATAUM Salonunda 3. Bilirkişilik Sempozyumu:
İş Kazaları toplantısını yaptık.
Temel insan haklarından birisi çalışma hürriyetidir. İş
yaşamında KOBİ’lerin geliştirilmesinde desteklerde bulunmak, esnek iş gücü
yapılanması, inovasyon, Ar-Ge çalışmaları ile işin niteliğinin geliştirilmesi
önemlidir. Politikaların sağlığın geliştirilmesi ile ilgili olduğu
düşünüldüğünde adaletin sağlanması için uğraşan kişinin adli tıp bilme ve
uygulamasıyla ilgili yaşam tarzının olma gereği kabul edilebilir. Bu esnada
karşılaşılan hukuki sorunların başında iş kazaları yer almaktadır. İş kazaları
önelenebilir, güncel, disiplinlerarası çalışma gerektiren bir alandır. Bu
alanın oluşması ve uzlaşmacı iletişim becerisinde dil geliştirilmesi için
meşrutiyet zemininde uzlaşma becerisi göstermek için çalışmalar yapılmaktadır.
Toplam kalite çerçevesinde eş değerli sistemlerin oluşturulması için
standartlarının oluşturma gereğini de göstermektedir. Diğer taraftan mahkemeler
tarafından da konu hakkında bilirkişiden rapor istenmekte, bazen de taraflar
uzman danışmandan rapor almaktadır. Bilirkişilik yaparken kaza tanımı,
sebepleri, etkileri, sonuçları hakkında değerlendirme ile halk sağlığı sorunu
olan kazanın önlenmesi veya tedbirlerin geliştirilmesi de mümkün olmaktadır.
Önlenebilir kazalarla ilgili yapacaklarımızı belirleme maksadı ile bu toplantı
düzenlenmiştir. Sempozyumla disiplinlerarası çalışma kuralları içerisinde
teknolojik geliştirmelerde üniversitemiz öncü rolunü göstermektedir. Teknolojik
gelişme ile iş verimliliği ve kaza önlenmesinde Üniversitede hazırlanan proje
ve patentlerin önemi büyüktür. Öğrencilerimizin istihdamı açısından da iş
yerlerinin görüşleri önemlidir. Bu ortak paydanın geliştirmesine
Sempozyumumuzun katkıda bulunacaktır.
Yılda 80.000 kişi üzerinde iş kazası olmakta, 2.000 kişi ölmekte, 10.000 kişi özürlü
olmakta, 100.000 saatten fazla iş gücü kaybolmakta ve kaza sonrasında
milyarlarca liramız heba olmaktadır. Bu kazaların çoğu metalik eşya üretimi,
inşaat, kömür madenciliği ve dokuma sanayide olmaktadır. İşcilerimiz cisim
şıkıştırması, ezilme, cisim batması ve kesilme sonucu etkilenmektedir.
Kazaların çoğu iş tecrübesi az kişilerin çalışma saatlerin başlangıcında ve
sonunda olmaktadır. Kazalarla ilgili bilirkişilik mevzuatı, risk değerlendirme, tehlike
durumları ile ilgili bilgiler sunulmuş, düzeltme ve önleme çalışmalarının önemi
vurgulanmıştır. Her kişi eş değerli sistem gereği kazaları önlemekle ilgili
sistem geliştirmeli ve düzeltme ve önleme çalışması yapmalıdır.
Toplantımıza 114 kişi aktif olarak katılmıştır.
Düzenleme Kurulumuza, Toplantımızda sunum yapan kişilere,
Öğretim üyelerine, katılanlara, ATAUM yetkililerine, Dekanımıza ve Dekanlığımız
personeline, Dekanlarımıza, Rektörümüze, Rektör yardımcılarına ve Rektörlüğümüz
personeline çok teşekkür ederim.
Prof. Dr. İlker Ökten’in yazısı
Prof. Dr. Ahmet Saltık - Ankara
Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Tıp Anabilim Dalı
Türkiye'de İş Kazalarında Genel Durum
İş Kazaları Bağlamında Bilirkişilikte
Kurumsallaşma
Prof. Dr. Gürhan Fişek – Ankara
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü
Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü
Sözlerime
Sempozyum'un adını irdeleyerek başlamak istiyorum: “Bilirkişilik” ve “İş
Kazaları”. Eğer iş kazası olmuşsa bir “bilmezlik” ve “aymazlık” vardır. Çünkü,
kuramsal olarak tüm iş kazaları önlenebilir. SGK istatistiklerine baktığımız
zaman, iş kazalarının yaklaşık 1/3 'ünün “düşme”lerden kaynaklandığını
görmekteyiz. Eğer “bilir” bir kişi olsaydı, bu kazalar olmayacaktı.
İş
kazaları bağlamında, hukuk, iki kez devreye girmektedir. Birincisi, kaza
olmadan önce, o kazanın, hiç meydana gelmemesi için, alınması gereken
önlemleri, sorumlulukları ve yükümlülükleri tanımlamaktadır. Biz bunu “İş
Sağlığı ve Güvenliği Mevzuatı” başlığı altında görmekteyiz. İkincisi, kaza
olduktan sonra, sorumluların, cezaların ve tazminatların belirlenmesi aşaması.
Her iki aşamada da “bilir”kişilere gereksinmemiz var.
“Araba
devrildikten sonra yol gösteren çok olur”. Gerçekten de iş kazalarının
önlenmesi konusunda yön gösteren bilirkişiden çok, kaza olduktan sonra sorumluların
belirlenmesi ve cezalandırılması konusunda bilirkişi var.
Yine
başlığa baktığımızda, iş sağlığı güvenliği ve sigorta mevzuatının
vazgeçilmezlerinden olan “meslek hastalıkları”nın bulunmadığını görmekteyiz.
Bunun çeşitli nedenleri var. Ama bunların başında, 2010 yılı SGK
istatistiklerine göre, ülkemizde bir
yılda 62.903 iş kazası görülürken 533
meslek hastalığı görülmesi (Kayıt dışı çalışma bunun içinde yok). Bu tablo, ülkemizin bütün dünya ülkelerinden
daha yüz güldürücü durumda olduğunu değil, varolan meslek hastalıklarını
bilmediğimizi göstermektedir. Tahminlere göre, ülkemizde saptananın en az 10-15
katı meslek hastalığı olması gerekir. Demek ki, meslek hastalıklarını,
önleyecek ve saptayacak “bilir”kişilerimiz yok. Demek ki, teknik destek
hizmetleri gerektiren bu tanıyı koymak için, donanımımız yok.
İş
Sağlığı ve Güvenliği Mevzuatı, iş kazalarıyla meslek hastalıklarının önlenmesi
konusunda görev yapacak, yetkin personeli tanımlamıştır: İşyeri hekimleri, iş
güvenliği uzmanları, iş hemşireleri, işyeri iş sağlığı güvenliği temsilcisi vb.
Bunları bir araya getiren İşyeri İş Sağlığı Güvenliği Kurulu'nu da öngörmüştür.
Ama bu kurullar, ya hiç oluşturulmamıştır, ya da etkin işlememektedir.
Ülkemizde,
iş sağlığı güvenliği konularında mevzuatın uygulanıp uygulanmadığını
denetleyecek olanlar, Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na bağlı teknik-iş
müfettişleridir. Ancak sayıları azdır ve en iyi tahminle işyerlerinin ancak
%5'ini denetlemektedirler.
Demek
ki, iş kazalarıyla meslek hastalıklarını doğuran koşulların
değerlendirilmesinde, bir “bilinmezlik” ve bir “büyük eksiklik var”.
Ama şu
rakam kesin. İş kazaları sonucu 2010 yılında 1.171 işçimiz öldü. Çünkü bunu
saklamak, kayıt dışına düşürmek olanağı yok.
O zaman
iş kazası da çok oluyor. Kaza sonrası değerlendirme sürecinde de çok
“bilirkişi”ye gereksinme oluyor. Elimizde bu kadar “bilir”kişi olsa, belki
kazalar olmayacak.
Bugün
ülkemizde hala çok sayıda ve ağırlıkta iş kazasıyla karşılaşılmasını; meslek
hastalıklarının tanısının konulmadan gözden kaçırılmasını yadırgamamamız
gerekmektedir. Çünkü en başta büyük bir “bilgisizlik” vardır. Bunu izleyen
“büyük eksikliklere” de göz atalım.
En büyük bilgisizlik şu : Alandaki çoğu insan, her şeyi
bildiğini sanıyor; oysa bilgisi çok sınırlı.
Onu pekiştiren şu : Gelişmeler ve yayınlar izlenmediği için,
alandaki çoğu insan, yıllar önce edindiği bilgilerin üzerine yeni bir şey
eklemiyor.
Bilgi ve öğrenme süreçleri, kasıtlı olarak
karmaşıklaştırıldığı için, başta işçiler, alandaki çoğu insan eğitime (davranış
değişimini de içerir) uzak duruyor.
O zaman bir avuç insan dışında, iş sağlığı güvenliği
konusunu kendisine dert eden olmuyor.
Dolayısıyla, şu eksiklikler ortaya çıkıyor :
* İşçilerin sağlık
gözetimini yapacak olan sağlıkçılar, yalnızca hastalananlar ile ilgilenmeye
başlıyor.
* İşyerinin
çalışma ortamının gözetimini yapacak iş güvenliği uzmanları, kişisel
koruyucuları kullandırıp kullandıramama ikileminde zaman tüketiyor.
* Hem yasal
olarak gerçekleştirilmesi gereken hizmet kanalları kurulamıyor; hem de bunların
sonuçlarından yararlanacak olan işçilerin sağlık durumları ortaya konulamamış
oluyor.
Demek
ki, işyerleri, iş sağlığı güvenliği yönünden yalnızca denetleniyor; yani
kusurları bulunuyor ve bunları giderecek “tedbirler” bildiriliyor. “Birlikte
kotarma”, “birlikte öğrenme” yok. Bunun doğal sonucu olarak bilirkişilik de tek
tek yapılan ve herkesin kendi standartlarını koyduğu bir hizmet olmaktan öteye
gidemiyor.
Şimdi
de, kimlerin “bilirkişi”lik yaptığına
bir göz atmamız gerek :
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın teknik iş
müfettişleri
Bazı öğretim üyeleri
Her mühendis ya da teknik eleman…
Bunun
için, tek ölçüt, yargıya güven vermiş olmak.
Ama
zaman zaman Yargıtay kararlarında,”bilirkişi” seçimi eleştirilmekte ve bu
kişinin “bilir”liği sorgulanmaktadır.
Çünkü
yukarıda saydığımız elemanlar içerisinde doğrudan iş sağlığı güvenliği eğitim
almış olan bir diploma sahibi olan yok gibidir. Bunların içerisinde usta-çırak
yöntemiyle eğitim almış olan Bakanlık müfettişlerinin değişik mühendislik
branşlarından geldikleri düşünülürse, bilimsel bilgi üretiminin ne kadar
sınırlı olduğu kolayca anlaşılabilir.
Bugün
bir “bilirkişi” havuzu vardır; ama belirlenmiş ve onaylanmış listesi yoktur.
Buna karşın 665 sayılı Kanun Hükmünde Kararname, Sağlık Bakanlığı bünyesinde
görev yapacak “uzlaştırma bilirkişi”lerinin listesinin belirlenmesi görevini
Yüksek Sağlık Şurası'na vermiştir. Türk Standartları Enstitüsü bünyesinde de
belirlenmiş bir liste içerisinde “standart”lar üzerine çalışan uzmanlar vardır.
Ama iş sağlığı güvenliği alanında böyle bir yönlendirme yok.
Başta
bilirkişilik sorunu ile, bilgisizlik ve “büyük” eksikler sorunlarını hep
birlikte kavrayacak olan çözüm önerisi, “kurumsallaşma”dır. Kurumsallaşma, bir
yanda bilgisizlik ve eksikleri giderirken; öte yandan, “bilirkişilik sorununu
tüm boyutları çözebilecek güçte olacaktır. İsterse, mahkemeler için “bilirkişi
listeleri” de oluşturabilir.
İş
sağlığı güvenliği alanında kurumsallaşma her şeyden önce, konunun çok bilimli
ve çok kesimli olduğu kabulünden yola çıkmaktadır. Tüm sorunların, tek başına
devlet otoritesiyle çözülemeyeceğinin ve sosyal diyalogun kaçınılmaz olduğunun
benimsenmesinden hareketlenmektedir.
Böyle
bir kurumsallaşmanın gerekli olduğu Beş Yıllık Kalkınma Planları için toplanan
Özel İhtisas Komisyonları da içinde olmak üzere pek çok ortamda dile getirilmiş
ve modeller üretilmiştir. 1978 yılında bu süreci başlatmak kararında olan
“Ulusal Düzeyde İşçi Sağlığı İş Güvenliği Kurulu”, ancak iki kez
toplanabilmiştir. 2006 yılında “İş Sağlığı ve Güvenliği Yasa Tasarısı için
Çalışma Grubu” önerisi de, “idari ve mali yönden özerk” bir kurum kurulmasının
tek çare olduğunu söylemiştir. Ama devlet kurumları, ellerindeki otoriteyi
bırakmamak adına yılları tüketmektedirler.
İlk
önerildiği andan bugüne kadar 35 yıl geçtiği halde “İş Sağlığı Güvenliği
Kurumu”; ilk ele alındığı andan bugüne kadar 20 yıl geçtiği halde “İş Sağlığı
Güvenliği Yasa Tasarısı” hala gerçekleşme olanağı bulamamış; beklemededir. Buna karşın,
ülkemizde iş kazaları, meslek hastalıkları, bunlara bağlı ölümler ve sakat
kalmalar aynı hızla sürmektedir.
Bunun
hesabını soran da yoktur.
İŞ KAZAZASI OLAYI NEDİR VE GETİRDİĞİ
HAKLAR NELERDİR?
İhsan Çakmak*
* Emekli Hakim
G İ R İ Ş : İş Kazası
sigorta kolu, Ülkemizde halen geçerli ve yürürlükte olan sekiz türlü
sigorta kolundan kısa vadeli sigorta kolu niteliğinde bir sigorta koludur. İş
kazası geçirme halinde ya sürekli iş
göremezlik geliri yada ölüm geliri bağlanır. Gelir bağlanması başka şeydir,
aylık bağlanması başka şeydir. Aylık; UZUN vadeli sigorta kolundan bağlanır.
Gelir ise, kısa vadeli sigorta kolundan bağlanır ve sonucunda SGK Başkanlığı
tarafından kusurlu kişiler aleyhine kusurları oranında rücu davası açılır.
İşçilerin iş kazası, meslek hastalığı dışında kalan özel olaylarda yaralanmış yada ölmüş olması
halinde gelir bağlanmaz. Aylık bağlanır. Yani 5 yıllık çalışma süresi içinde
1800 gün prim yatırmış ve 2/3 oranında beden veya ruhsal güç kaybına yahut
vücutta çalışma gücü kaybına uğramış olursa, uzun vadeli sigorta kolundan aylık
bağlanır. SSK’ca bağlanan bu tür aylık bağlamalar neticesinde rücu davası
açılmaz. Aylık ile gelirin arasındaki sonuç bakımından en önemli fark budur.
Bir olayın iş kazası niteliğini kazanabilmesi için işçinin
işverenin işyerinde yada işverenin verdiği herhangi bir işte sözlü veya yazılı
olarak hizmet akdiyle(iş sözleşmesiyle) çalışmaya başlaması yeterlidir.
Priminin ödenmiş olması, belli bir süre çalışma şartı veya belli yaşta olma
şartı yoktur. Hizmet akdinin unsurları da; zaman, belli bir ücret ve o işverene
bağlı olarak çalışmaktır. İşçi
sigortasız ve kaçak çalıştırılmış, primleri SSK’ya hiç ödenmemiş, aradan yıllar
geçmiş olsa dahi yine olay iş kazası veya meslek hastalığı sayılmaktadır.
Başka bir ifadeyle iş kazası, işçinin işveren yanında
çalıştığı sırada veya çalışması bittikten sonra vücudunun her hangi bir yerinde
veya ruhsal durumunda yaptığı iş yüzünden ve bu iş dolayısıyla oluşan beden
sakatlığı, ruhsal özürlülük, arıza, noksanlık, kalıcı hastalık, yaralanma yada
ölüm meydana getiren bir olaydır.
İş kazası olaylarını 506 ve 5510 sayılı Kanunlara göre ayrı
ayrı incelemek gerekecektir. Şöyle ki;
1-) 506 sayılı Kanuna
tabi olan işçilerde; ( Yani işveren yanında işçiliğe 1 Ekim 2008’den önce
çalışmaya başlamış olanlar için ) iş kazası olayları, 506 sayılı Sosyal
Sigortalar Kanununun 11.maddesine göre beş şekilde meydana gelmektedir.
Her ne şekilde ve sebeple olursa olsun işçi, çalıştığı
işyerinde bulunduğu bir sırada herhangi bir durumda yaralanmış veya ölmüş
olursa bu bir iş kazası sayılmaktadır. Mesela; işverenin iş yeri inşaatında
iken işçi inşaattan düştü öldü veya kalp
krizi geçirdi öldü, yahut üçüncü bir kişi tarafından iş sahasında çalışırken
öldürüldü, yada darp edilip yaralandı ise bu bir iş kazası sayılmaktadır.
İşçiler işyerinde bulunduğu bir sırada işyerinin teröristlerce basılıp,
işçilerin yaralanması yahut öldürülmesi de bir iş kazası olayı sayılmaktadır.
İş veren tarafından işçi her hangi bir yere görevle
gönderilmiş durumda iken ve yolda asıl görevini yapmadığı zamanlarda bile olsa
bulunduğu yerde yaralanmış ya da ölmüş
olursa iş kazası vasfını kazanmaktadır. Mesela görevli olduğu süreçte yemek
yerken veya kendi özel ihtiyacını karşılamak için herhangi bir dükkandan alışveriş yaptığı sırada
yaralanması veya ölmesi durumu böyledir. Yabancı bir ülkeye işçinin patronuyla
birlikte yolda giderken trafik kazası geçirmesi de bir iş kazasıdır. Veya
işverenin şoförü eşya alıp getirmek, para taşımak, yolcu getirip götürmek için
yolda veya gittiği yerde trafik kazasında yaralanmış olması yahut ölmesi de iş
kazası sayılmaktadır.
Bulunduğu yerden başka bir vilayete, bölgeye, ilçeye yolcu,
yük veya eşya taşımak için gönderilen şoför bu görev kendisine iş verence
verildiği için yolda acıkmış bir lokantada veya başka bir yerde yemeğini yerken
yada tuvalet ihtiyacını görürken sebebi bilinmeyen bir olay çıkmış ölmüş,
yaralanmış olursa bu olay iş kazasıdır.
Hatta kendi aracı ile işine gidip gelirken trafik kazası geçirenleri bile
yüksek Yargıtay iş kazası kabul etmektedir. Eğer işverenin iş merkezi Ankara da
veya Türkiye de bulunuyorsa, işçiyi işveren Türkiye’den alıp Rusya, Türk
Cumhuriyetleri, Irak, Afganistan gibi yabancı ülkelere götürdükten sonra
yurtdışında kaza geçirmesini dahi yüksek Yargıtay iş kazası saymaktadır.
İşverenin talimatıyla yapılan, yaptırılan, yürütülen
herhangi bir iş kısa süreli olsa dahi işçi yaralanır veya ölürse buda bir iş
kazası sayılmaktadır. Mesela Orman İdaresi tarafından ağaç dikme, kesme, istif,
tasnif işleri yaptırılırken ya da ormana traktörle görevli gidip gelirken
işçiler yaralansa veya ölse bu bir iş kazasıdır. Ormana yangın söndürmek için
görevlendirilip, araçla yolda gidip gelirken trafik kazası geçirip, işçiler
yaralanır veya ölürse bu olay da bir iş kazası sayılır.
Emzikli kadın çocuğuna süt verme zamanında her ne şekilde
olursa olsun yaralanır veya ölürse bu da iş kazası olmaktadır.
İşverenin sağladığı bir servis aracı ile evden işe, işten
eve gidip gelirken trafik kazasında
yaralanır veya ölürse buda bir iş kazası olayıdır.
Fakat iş kazalarında çok önemli olan ve açıklanması gereken
başka bir husus daha vardır, o da şudur.
Herhangi bir yaralanma veya ölme olayının iş kazası
sayılabilmesi için ille de işçinin
sigorta primlerinin verilen süre içinde işverence Kuruma yatırılması ve
bildirilmesi şart değildir. Yani sigortalı olması gerekmez. Sigortasız, kaçak
çalıştırılsa bile, bordroları, bildirgeleri işverence düzenlenmese, bir kaç yıl
SSK’ ya bildirilmese dahi yüksek Yargıtay’ca olay iş kazası kabul edilmektedir.
Hatta kaçak çalıştırılan işçinin ölmesinden, yaralanmasından sonra 20-30 yıl
geçmiş olsa bile olay Yargıtay içtihatları gereğince hak düşürücü süreye
uğramaz, olay iş kazası niteliğini kaybetmez. İşçi çok önce ki tarihlerde ölmüş ise hak sahiplerinin ( karısı,
çocukları, anne-babası) her zaman Kuruma baş vurup gelir veya aylık talep edip
bağlatma hakları vardır. Bu halde sadece, 506 sayılı Kanunun 99.maddesine göre
son 5 yılı doldurmayan süre için Sosyal Sigortalar Kurumunca iş kazası ölüm
geliri veya iş kazası sürekli iş göremezlik geliri bağlanmaktadır. Ama aylık ve
gelir bağlanabilmesi için Sosyal Güvenlik Kurumunun mutlaka haberdar edilip,
harekete geçirilmesi yani Kuruma başvuru
dilekçesi verilmesi gerekir.
İşveren 2 gün içinde iş kazasını Sosyal Sigortalar Kurumuna
ve zabıtaya bildirmek zorundadır. Bildirmediği için işveren aleyhine idari para
cezası kesilir. Ama iş kazasını bildirmemiş olsa dahi işverenin maddi ve manevi
tazminat ödeme sorumluluğu yine ortadan kalkmaz, devam eder. Şayet iş kazası
olayının, yaralanmanın, ölümün Sosyal Sigortalar Kurumuna bildirilmesi
işverence geciktirilmiş yada Kurumun kendi kusuruyla el konulması geciktirilmiş
olsa o taktirde tüm sağlık, tedavi masraflarının hepsini birden işveren yapar.
Sonradan Kuruma başvurarak yaptığı
masrafların tamamını isteme ve alma hakkına sahip olur. İş kazaları neticesinde
sigortalı ölmüş olursa talep halinde hak
sahiplerine ölüm geliri, ama işçi sağ-sakat kalmış ve en az % 10 oranında sürekli iş göremezlik
derecesinde yaralanmış olursa kendisine Kurumca
sürekli iş göremezlik geliri bağlanır. Ayrıca sağ-sakat sigortalının,
yahut işçi ölmüşse mirasçıların,
anne-babasının, çocuklarının, işçi eşinin; işveren aleyhine olay
tarihinden itibaren 10 yıl içinde maddi ve manevi tazminat davası açma hakları
vardır. Sigortalıya işverenin maddi ve manevi tazminat ödeyebilmesi için %10 sürekli iş göremezlik derecesinde
yaralanması şart değildir. %10’dan daha az oranda iken Sosyal Güvenlik
Kurumunca gelir bağlanmaz ve rücu davası
açılmaz ise de işveren hak sahiplerine yine maddi ve manevi tazminat ödemek
zorunda kalır. İş kazası veya meslek hastalığı geçirmiş olan bir işçiye
sigortalı olsun veya olmasın (kaçak çalıştırılan bir işçi olsa bile) hem Sosyal
Güvenlik Kurumunu hem de işvereni
sorumluluktan kurtarmaz, gelir, aylık bağlama yada maddi manevi tazminat ödeme
zorunlulukları her halükarda her iki tür dava içinde devam eder. İşveren
aleyhine açılacak olan maddi ve manevi tazminat davalarının temyiz inceleme
mercii yüksek Yargıtay 21.Hukuk Dairesidir. Fakat Sosyal Güvenlik Kurumu aleyhine
açılacak gelir yahut aylık bağlanması davalarının temyiz inceleme dairesi ise
Yargıtay 10.Hukuk Dairesidir. Rücu davalarının temyiz mercii yine Yargıtay
10.Hukuk Dairesidir.
Öte yandan iş kazası geçiren bir işçinin talep edebileceği
hakları şunlardır.
Her türlü teşhis, muayene, tedavi ve ilaç yardımını, işveren
ve Sosyal Sigortalar Kurumundan, yerine getirilmesi için işçi iyileşinceye
kadar devamlı talep hakkı vardır.
Raporlu olduğu süre zarfında
çalışamadığı için Kurumdan geçici iş göremezlik ödeneği parası isteyip,
alma hakkı vardır.
%10 dan fazla sürekli iş göremezlik derecesinde sakatlığı,
özürü varsa, ömür boyunca Kurumdan sürekli iş göremezlik gelirini her ay
alabilme hakkı vardır.
Ortez, protez, araç, gereç ( kol, bacak, göz, kulak, burun,
diş, meme için gereken her türlü cihaz veya alet) ihtiyacı doğmuşsa bunu
Kurumdan talep etme hakkı vardır.
İş kazası olayı meydana gelen mahallin dışında kalan başka bir sağlık
kuruluşuna, başka bir vilayete yahut yurt dışına gönderilip tedavi olabilme
hakkı vardır.
İşçi, meslek hastalığı veya iş kazasında ölmüş ise, hem hak
sahiplerinin cenaze masraflarını talep etme, hem de hak sahiplerine ölüm geliri
bağlanmasını talep etme hakları vardır.
İş kazası veya meslek hastalığı geçiren Sigortalı ölmüşse
kız çocuklarının evlenme ödeneği talep etme hakları vardır.
Prim yatırma ve çalışma süresi şartı aranmadan, sigortalı
kadının veya karısı sigortalı olmayan erkeğin, doğum sebebiyle emzirme
ödeneğini isteme hakları vardır.
Diğer taraftan bir işçi sigortalı olarak fiilen
çalıştırılsın yahut kaçak çalıştırılsın işverence işe başlatıldıktan bir dakika
veya beş dakika geçmeden iş kazası meydana gelmiş ve ölmüş olsa bile hak
sahiplerine ölüm geliri bağlanır, sağ ve sakat kalmışsa kendisine ömür boyunca
iş kazası sürekli iş göremezlik geliri ( 506 sayılı Kanunun 19, 20,
23.maddelerine göre ) Kurumca bağlanır. Fakat 5 yıllık çalışma süresi geçip, primleri de yatırılarak ölmüşse hak
sahiplerine 506 sayılı Kanunun 92.maddesine göre yaşadığı müddetçe her ay hem
ölüm geliri, hem de ölüm aylığı bağlanır. Eğer 5 yılı bitirdikten sonra iş
kazası geçirip %60 ve daha fazla iş göremez olmuşsa işçinin kendisine yaşamı boyunca hem sürekli
iş göremezlik geliri hem de maluliyet aylığı bağlanır. İki ayrı şekilde hak
edilen paradan büyüğünün tamamını küçüğünün yarısını öderler. Eğer iş kazası
geçirmeden beş yıllık süresini doldurup, senelik izinli iken veya kendi özel
işini yaparken, 2/3 oranında çalışma gücünü kaybetmiş sağ ve sakat kalan bir
işçi durumunda ise, sadece MALÜLLÜK AYLIĞI BAĞLANIR.
II-) 1 Ekim 2008
tarihinden sonrası için işveren yanında sigortalı veya sigortasız işe
başlatılıp çalıştırılan işçilerde ise, durum şöyledir;
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun
13.maddesinde iş kazası olayları tarif edilip, türleri de tek tek sayılmıştır.
Hemen hemen 506 sayılı Kanunun 11.maddesinde sayılıp açıklanan iş kazası
olaylarının benzeri ve paralelidir. Bunlar 5 gruba ayrılmışlardır.
İşçinin veya Bağ-Kur’lu esnaf sigortalının yada tarım
sigortalısının iş yerinde bulunduğu bir sırada meydana gelen her hangi bir
yaralanma veya ölme ve öldürülme olayı iş kazası sayılmaktadır.
İşveren talimatıyla yürütülüp, yaptırılan iş dolayısıyla
işçinin veya Bağ-Kur’luların yürütüp,
yaptığı iş esnasında ve bu işler yüzünden meydana gelen yaralanma yada ölme
olayı iş kazasıdır.
İşçinin iş yeri dışında başka bir yere işveren tarafından
görevle gönderilmişse bu görev nedeniyle geçen süreçte uğradığı yaralanma veya
ölme, öldürülme olayı iş kazasıdır.
İş Kanunlarına göre çocuğuna süt verirken meydana gelen
yaralanma, ölme, öldürülme olayı iş kazası sayılır.
İşverenin temin ettiği servis aracıyla işe gidip gelirken
meydana gelen yaralanma veya ölme olayı da iş kazası sayılmaktadır.
Burada (a) ve (b) bentlerindeki iş kazası olaylarının 506
sayılı Kanunun 11.maddesinden farklı
olarak, sadece hizmet akdiyle ve zaman, ücret, bağımlılık unsurlarıyla bir
işverene bağlı olarak çalışan işçiler değil Bağ-Kur’lular da iş kazası tarifine dahil edilmişlerdir.
Zaten 5510 sayılı Kanunun uygulamasına
geçilmeden evvel eskiden 1479 sayılı
Esnaf Bağ-Kur Kanunun 82.maddesinde; aynen “ Bu Kanunda geçen ‘ İş Kazası ’
teriminin kapsamının tayininde 506 sayılı Kanun hükümleri kıyas yoluyla
uygulanır .”denilmekte idi. Ancak Bağ-Kur sigortalılarında aylık-gelir ayrımı
yani uzun vadeli sigorta kolu, kısa vadeli sigorta kolu ayrımı 5510 sayılı Kanundan önceki 1479 ve 2926
sayılı Kanunlarda yine yoktu. Bu fark 5510 sayılı Kanunla 2008 yılı ekim ayı
sonrası kişiler lehine genişletilerek getirildi.
Aynen 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık
Sigortası Kanununda da 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununda ki haklardan
yararlandığı gibi işçi, iş kazası veya meslek hastalığı olayıyla karşı karşıya
kaldığı zaman paralel haklardan yine yararlanmaktadır. Şöyle ki;
İş kazası geçirdikten sonra işçi istirahat raporu alıp
çalışamaz duruma düşmüşse ; raporlu süre için işçiye ( Sosyal Sigortalar Kurumu
tarafından ) geçici iş göremezlik ödeneği parası ödenir.
İşçi %10 ve daha fazla sürekli iş göremez hale gelmiş, yani
o meslekte kazanma gücünü kaybetmişse
Kurumca ömür boyunca sürekli iş göremezlik geliri her ay ödenir.
İş kazasında ölen sigortalının şartları yeterli şekilde
varsa anne babasına , çocuklarına ve eşine ölüm geliri bağlanır.
Çalışan annesinden yahut babasından dolayı İş kazası Ölüm
Geliri bağlanmış olan kız çocuğu evlenirse, ona Kurumca evlenme ödeneği
verilir.
Yine iş kazasından veya meslek hastalığından dolayı ölmüş
işçinin hak sahiplerine Kurumca cenaze yardımı yapılır.
İş kazasından dolayı Prim yatırma ve çalışma süresi şartları
aranmadan sigortalı kadına veya karısı sigortalı olmayan erkeğe emzirme ödeneği
verilir.
Burada tekrar şunu önemle belirtmekte fayda vardır. İş
kazasından yada meslek hastalığından dolayı ölüm geliri veya sürekli iş
göremezlik geliri bağlanabilmesi ve diğer tüm sağlık yardımlarından
yararlanabilmesi için işçinin ölmeden veya yaralanmadan önce belli bir süre,
yani 30 gün , 90 gün veya 120 gün gibi Sosyal Sigortalar Kurumuna yahut Sosyal
Güvenlik Kurumuna önceden prim yatırma ve bordro ile bildirge verme ve belli
bir süre para ödeme şartı yoktur..
Bu Kanuna göre bir olayın iş kazasından kaynaklanıp
kaynaklanmadığı veya sürekli iş göremezlik derecesinin tesbiti yada çalışma
gücü oranının tesbiti üzerine itiraz halinde çıkabilecek uyuşmazlıklar, Sosyal
Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca karara bağlanır. ( Fakat Yargıtay kararları ve
109.maddenin uygulama prosedürüne göre Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu son
tesbit makamı değildir. Taraflardan birinin itirazı halinde yeniden teşhis ve
tesbit için sırasıyla Adli Tıp İhtisas Kuruluna, Adli Tıp Genel Kuruluna ve
Üniversitelerin o dalda uzmanlaşmış Profesörler heyeti kürsü başkanlığına
gönderilip heyet raporu alınmaktadır.)
İş Kazası olayını bildirmeler üzerine gerekli soruşturmalar,
Sosyal Güvenlik Kurumunun denetim ve kontrol ile yetkilendirilen memurları
tarafından yada Bakanlık iş müfettişleri eliyle yaptırılabilir.
Hangi hallerin iş kazası sayılacağı, iş kazası bildirgesinin şekli ve içeriği, Kuruma verilme usulü ile bu maddenin uygulanmasına
ilişkin diğer usul ve esaslar, Kurum tarafından çıkarılacak Yönetmelikte
düzenlenir. Yönetmelikte belirlenmiş olaylar dışında herhangi bir olayın iş
kazası sayılıp sayılmaması ve derecesinin tesbiti hususunda çıkabilecek
uyuşmazlıklar, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca karara bağlanır. (fakat
Yüksek Yargıtay uygulamada 109. madde prosedürünün işletilmesini
öngörmektedir.)
SONUÇ : İş kazası
olayından dolayı SGK Başkanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına şikayet dilekçesi
verebilmek için veya iş mahkemesinde dava açabilmek için herhangi bir işyerinde
4857 S.K.nun 4.maddesinde belirtilen istisna gibi o işyerinde en az 3 işçi
çalıştırılması, keza aynı Kanunun 18, 19, 20, 21. maddelerinde açıklandığı gibi
en otuz işçi çalıştırılması şartı yoktur. O işyerinde çalışırken iş kazası
geçiren tek işçi durumunda olsa dahi yeterli sayılır. Hizmet Akdi(iş
sözleşmesi)nin yazılı veya sözlü yapılmış bulunması kafidir. İsterse uzun
yıllardır SGK’ na bildirilmeden kaçak çalıştırılmış olsun neticesi
değişmemektedir. Yaralanmış, sağlığı bozulmuş, hastalanmış, sakat kalmış
ise %10 veya daha yukarı derecede
sürekli iş göremezlik durumuna düştüğü doktor heyet raporuyla ispatlandığı
taktirde ömür boyunca kendisine her ay SGK Başkanlığınca sürekli iş göremezlik
geliri bağlanacaktır. Şayet ölmüş olursa hak sahiplerine(mirasçılarına) her ay
ölüm geliri ödenecektir.
İş
kazasından dolayı zararlandırıcı olayın hakları, ülkemizde uygulanan sekiz türlü sigorta
kolundan bir tanesi olan kısa vadeli sigorta koluna dayanmaktadır.
Uluslararası çok taraflı sözleşmelerden Sosyal Güvenliğin Asgari
Normları ile ilgili 102 sayılı İ.L.O.(Uluslararası Çalışma Teşkilatı)Sözleşmesi
ile Yabancılarla Vatandaşlar Arasında Sosyal Güvenlikte Ayrımcılık
Yapılmamasına dair 118 sayılı
İ.L.O.(Uluslararası Çalışma Teşkilatı) Sözleşmesi, Türkiye’nin taraf olduğu ve
bağlayıcı hale getirilmiş, icabında yurt içinde başvurulacak tüm hukuk
yollarına başvurulduktan sonra İnsan Hakları Mahkemesine başvurma yolu açık
olan bu konulardaki sosyal güvenlik haklarının çok taraflı sözleşmeleridir.
ÜNİVERSİTELERİN İŞ KAZALARI İLE
İLGİLİ DEĞERLENDİRMESİ
Prof.Dr. Yaşar Bilge*
* Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı
Giriş: İşçi sağlığı: Sosyal bir etkinliği görev gereği yapan
kişiye verilen ücretli iş sırasındaki kişinin bedenen ruhen ve sosyal açıdan
uyumluluk halidir.
Kaza önceden planlanmamış ve beklenmeyen, ölüm, yaralanma,
maddi hasar ile sonuçlanan bir olaydır.
İş kazası: Kişinin işverenin verdiği görevi veya işinin gerekliliklerini
yerine getirirken karşılaştığı tehlikeli durum sonrası sağlığının geçici veya
kalıcı bozulması halidir.
Kazalar insan sağlığı, sağlık hizmetleri, iş gücü ve yaşam
kalitesi üzerindeki olumsuz etkileri ve maddi kayıplara yol açması, önlenebilir
olmaları nedeni ile günümüzde adli tıbbın ve halk sağlığının öncelikli konuları
arasına girmiştir. Ölüme yol açan nedenler içinde üçüncü sıra kazalarındır(1).
Meslek hastalığı: Kişinin çalıştığı işin niteliğini göre
tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğranılan geçici
veya sürekli hastalıklardır.
Amaç: Sağlık işlemleri tüzüğünün geliştirilmesi,
düzenlenmesi, rehber olacak standartların belirlenmesi, KOBİ’lerle
üniversitelerin ortak çalışma alanını (istihdam, AR-GE) gelişmesine katkıda
bulunmak ve iş kazalarını önlemek için bilimsel incelemelere zemin
oluşturmaktır.
Anayasanın 49. maddesine göre insan onuruna uygun çalışma
hakkı tanınmıştır. Sosyal güvenlik hakkı, örgütlenme hakkı, toplu iş
sözleşmesi, grev hakkı, angarya yasağı, asgari ücretin sağlanması ve adil ücret
hakkı, dinlenme hakkı, kadın ve çocukların çalışma şartları açısından
korunmasına ilişkin haklar teminat altındadır. 102 sayılı sözleşme sosyal
güvenliğin temel dalları şunlardır:
Hastalık( Sağlıkla ilgili bakım giderleri),
Hastalık(Gelir kaybına neden olan risklerin karşılanması),
İşsizlik,
Yaşlılık,
İş kazası ve meslek hastalıkları,
Analık,
Malullük,
Ölüm,
Aile yardımı
Tarihçe: İşçiler
yoğun olarak madencilik sektöründe yer aldığı için, ilk yasalar da bu
alanda çıkarılan, ‘Dilaver Paşa Nizamnamesi ‘
olmuştur(2). 1937 yılında 3008 sayılı İş Kanunu ilk kez işçi sağlığı ve
iş güvenliği konusu ayrıntılı ve sistemli olarak düzenlenmiştir. 1946 yılında
İşçi Sigortaları Kurumu kuruldu. 1946 yılında Çalışma Bakanlığı kuruldu. 1950
yılında Hastalık ve Analık Sigortası Yasası çıkarıldı. 1950 yılında Sanayi ve Ticarette İş Teftişi
Hakkındaki uluslararası sözleşme onaylandı. 1957 yılında İhtiyarlık Sigortası
Yasası çıkarıldı. 1964 yılında 506 sayılı Sosyal Sigortalar Yasası kabul
edildi. Bu yasa ile bu alandaki düzenlemeler tek çatı altında toplanmıştır.
1971’de 1475 Sayılı İş Kanunu çıkarıldı. 27.11.2010 tarihinde 27768 sayılı İş
Güvenliği Uzmanlarının görev, yetki, sorumluluk, eğitimleri hakkında yönetmelik
çıkarılmıştır.
Epidemiyoloji: Kaza sonrası dünyada 700.000 kişi ölmekte,
10-15 milyon insan yaralanmakta olup, kalp ve damar sistemi hastalıkları,
enfeksiyon ve kanserden sonra en sık ölüm nedenleri içerisindedir(1). Sağlık
Bakanlığımızın 2008 yılı verilerinde de ülkemizde yaralanmaya bağlı ölümlerin
Dünya Sağlık Örgütü’nün raporlarına benzer tarzda yüksek bulunmuştur ancak
bunun niteliğine ait bilgiler bulunmamaktadır(3). Kazaların % 40’ı trafik, %
25’i ev, % 20’si iş, % 15’i ateşli silah
ve diğer yaralanmalardır(1). Meslek hastalıkları kişinin iş yeri ortamından
kaynaklanan hastalıklar olup, iş kazalarıyla ayrımı yapılarak önlem almada
çevre ve kişisel unsurların öncelikle değerlendirildiği olaylar olduğundan buna
ait verilerin de toplanmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Kazalara ve meslek
hastalıklarına bağlı süreçlerin belirlenmesi ile ilgili Dünya Sağlık Örgütü bir
çalışma yaparak maluliyete yol açan durumları tanımlayarak güvenilir süreçleri
geliştirme yönünde çalışma yapmıştır(4). Maluliyet konusunda da ülkemizde standardize
ölçüt hazırlanmasına ihtiyaç vardır(5,6,7).
İşletmelerin hukuki sorumluluğunun yalnız ulusal hukuka göre değil
uluslar arası hukuka göre de değerlendirildiği ve çevresel uygunluğun
incelenmesi(8), kitlesel ölümlerin olma durumları da dikkate alındığında konu
hakkında verilerin toplanmasının gereği ve yararı daha iyi anlaşılacaktır.
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de kaza sonucu yaralanma ve ölme
durumlarında yalnız idari mercileri sorumlu kılmamış aynı zamanda yöneticilerin
de sorumluluğunu vurgulamıştır. Kaza sonrasında yoksun bırakma, yasa çıkararak
genel çıkarın korunması, toplum yararı ve orantılılık, yakın tehlike
hususlarına dikkat edilme gereğini uygulamıştır(9).
Türkiye’deki işyeri sayısı – 1.170.248, SSK’lı işçi sayısı –
8.802.989, İşyerlerinin %99.7’ si KOBİ (1-250 işçi)’ dir. İşçilerin %83.8’i
KOBİ (1-250 işçi) ’ lerde çalışmaktadır. İş kazası sayısı – 72.963. Meslek
hastalığı sayısı – 539. İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölüm– 866.
Kaybedilen iş günü- 1.865.115. İş kazalarının toplam %80.7’ si KOBİ’ lerde
meydana gelmektedir(10).
Olay yeri: 2007 SGK verilerine göre Metalden eşya imalatı %
13,9; İnşaat Sektörü %9,4; kömür madenciliği %7,8; dokuma Sanayi %6,9; makine
imal ve tamiratı %6,8; Taş, toprak, kil, kum imali %6,3, Nakliyat sektörü %5,6
dir(10).
Kaza Oluş Şekilleri: Bir veya birden fazla cismin
sıkıştırması, ezmesi, batması, kesmesi % 35; düşen cisimlerin çarpıp devirmesi
%16,3; makinelerin sebep olduğu kazalar % 14,5; düşmeler % 11,7’dir(3).
Oluş zamanı: En fazla iş kazası 1. iş saatinde yaşandığı
(%16) bildirilmiştir.
İlk 3 iş saatinde meydana gelen kazalar toplam kazaların %
46’sını oluşturmaktadır. İş kazalarına en sık 3 ay-1 yıl süreli çalışanlarda ve
deneyimi az kişilerde maruz kalındığı anlaşılmıştır(11).
RİSK DEĞERLENDİRME:
SWOT (Strength: Güçlü yanlar)
İnsan Kaynaklı
Gemi Kaynaklı
Ekonomi Kaynaklı
W (Weakness: Zayıf yanlar)
İş Yükü, yorgunluk:
Yetersiz Eğitim
Yetersiz emniyet ve takım kültürü:
Düsük memnuniyet ve aidiyet duygusu noksanlıgı
Tanker tecrübeli gemi adamlarının azlıgı
Yetersiz Ölçme – Degerlendirme ve Kayıt Sistemi:
Akredite olmayan küçük, KOBİ
Yetersiz prosedürler ve politika eksikligi
Koordinasyon, iş birliği yokluğu
Organizasyonda profesyonel olmayan yapı
O (Oportunities: Fırsatlar)
Sürekli yenilenen
teknolojiler ve ergonomik dizayn
Ekipman kalite artışı
T (Threats: Tehditler)
Ekonomik
Organizasyonel
Koordinasyon
Dış kaynaklı tehditler
Terör, korsanlık
Maruziyet ile hastalık arasında sebep sonuç ilişkisi
olduğunu ortaya koymak için şu soruların yanıtları aranmalıdır(7):
Bu ilişki güçlü müdür?
Diğer epidemiyolojik araştırmaların bu konudaki bulguları
nelerdir?
Epidemiyolojik kanıtlar bu konudaki diğer kanıtlarla,
örneğin; toksikolojik araştırmalarla uyum halinde midir?
Maruziyet ile hastalık arasında sağlam zamansal bir ilişki
bulunmakta mıdır?
Maruziyet arttıkça riskte de ona bağlı olarak kademeli bir
artış bulunmakta mıdır?
Risk maruziyeti azaltmaya yönelik önlemlerden sonra
azalmakta mıdır?
Etkiler konusunda alternatif bir açıklama bulunmakta mıdır?
Bu durum şansa bağlı olarak ortaya çıkmış olabilir mi?
Kazalarla ilgili güvenlik değerlendirme kriterleri
yayınlanmıştır(12).
Baslıca kaza ve tehlike analizi yöntemleri
Bu bölümde, kimyasal tankerlerdeki kazaların ve tehlikelerin
incelenmesinde
kullanılabilecek Hata agacı Analizi (FTA), olay agacı
analizi (ETA), Hata Modu ve
Etki Analizi (FMEA), Ne eger (What/If) analizi, Tehlike ve
uygulanabilirlik analizi
(HAZOP), Güçlü yanlar, zayıf yanlar, fısatlar ve tehditler
analizi (SWOT) ve bu
metodun Analitik Hiyerarsi Süreci (AHP) yöntemiyle birlikte
kullanılması
incelenmis, kimyasal tankerlerde meydana gelmis örnek
vakalarla bu yöntemlerin
kullanımı gösterilmistir.
Kaza oluşumunu hazırlayan, artıran faktörler vardır.
Güvensiz koşullar, güvensiz hareketler, kurallara uymama unsurları her bir olay
için farklı değerlendirilecektir. Bu faktörleri, koşulları tanımlamak, etkisini
azaltmak amacıyla bu konuda hazırlanan makaleleri değerlendirerek, istatistikî
verileri inceleyerek genel geçerliği olan güvenilir sonuçlara ulaşma amacımız
bulunmaktadır. 25494 sayı ve 16.6.2004 tarihli resmi gazetede yayınlanan ağır
ve tehlikeli işler yönetmeliğinde belirtildiği gibi işe giriş ve periyodik
muayene yapılarak, gerekli önlemler alınarak iş kazası ve meslek hastalığı gelişim
riski azaltılabilir.
Doğan ve arkadaşları çocukların kazai asıya bağlı ölümlerini
bildirerek çevrelerinde ipli yapıların olmama gereğini vurgulamışlardır.
Toplu ölümlerin olduğu, soykırım, uçak kazaları, doğal
afetler de kimlik tayini, yaranın niteliklerinin saptanması ile ilgili ekip
çalışmasına ihtiyaç bulunmaktadır(1,9).
Yaraların nasıl meydana geldiği tartışmalı olan durumlar söz
konusu olabilir örneğin vajina yaralanmasının düşmeye mi yoksa cinsel istismara
mı yoksa travmaya mı ait olduğunun tespiti açısından olay yerinin incelenme
gereği bildirilmiştir(13,14).
Elektrik yanıklarına bağlı ölümlerin sıklığı açısından
kontrolü yapılma gereği ve elektrikle yetkili kişilerin uğraşması, diğerlerinin
uğraşmamasına yönelik tedbirin alınma gereği vurgulanmıştır(15).
Tarım bölgelerinde çalışan kişilerin traktör kazalarına
bağlı öldükleri rapor edildiğinden işçilerin traktörde nakillerinin yapılmama
gereği açıklanmıştır(16).
Avcılarda meydana gelen ölümlerde, kaza ve cinayetin ayrımı
için avın otopsisini de içeren adli araştırma yapılmasının önemi
vurgulanmıştır(17).
Trafik kazaları sonrasında suda boğulmaya bağlı ölümlerde
aslında birçok kurbanda primer kazaya bağlı ölümcül yaralanma söz konusu
olmadığı, suda ölümlerin engellenmesi için yol güvenlik önlemlerinin
geliştirilmesi ve bu konuda daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğu
belirtilmiştir(18).
Acil kliniğine başvuran hastaların tanı ve tedavilerinin
doğru ve uygun yapılmasıyla yaşam sürelerinin ve travmayla karşılaşma
olasılıklarının %50’ye kadar azaltılabileceği açıklanmıştır(19).
Trafik kazasının kişide oluşturduğu yaralanma tipinin
niteliğini MR ile belirleyerek kaza sırasında yaralanmanın şiddetinin
tanımlanabileceği bildirilmiştir(20).
Kara yollarında meydana gelen kazalara bağlı ölüm ve
yaralanmaların oluşumunda madde tesiri altında olmanın da etkisi bildirilerek
önlenebilir bir durum olarak madde kullanımı ile ilgili tedbir alınması gereği
açıklanmıştır(21).
İŞ KAZALARINDA İŞLEMLER:
Kaza sırasında işverenin otoritesi sırasında olması ve işin
yarattığı tehlikenin yada işverenin koruma yükümlülük ihlali araştırılır.
Mücbir sebep: kaza anının kaçınılmaz, öngörülmez oluşudur. Zarar görenin ağır
kusuru müterafik kusur ve tazminat indirimi açısından önemlidir. Üçüncü şahsın
ağır kusuru sorumluluk yönünden incelenir. Sözleşme ihlalleri var olan hakları
korumayarak, oluşan engelleri önlemeyerek, kurallara uymayarak, ihbar
etmeyerek, kaza bildirmeyerek olur.
RİSK ANALİZ DEĞERLENDİRMELERİ
Gökgöz risk analizinde modelleme çalışmalarının
gerekliliğini bildirmiştir(22).
Performans analizi sonucunda, Smeed ve Andreassen kaza
modellerinin performanslarının her iki periyotta da birbirine yakın olduğu, öte
yandan eğitim periyodunda YSA, test periyodunda da GA kaza modelinin en iyi
performansa sahip olduğu belirtilmiştir. Çalişmada yapay sinir ağları ve
genetic algoritma yöntemleri kullanılmıştır(23).
Türkiye Kömür İşletmeleri’nde kazanın önlenmesinde iş
analizi ve iş güvenliği analizi, hizmet içi eğitimi, denetim, disiplin,
bireysel çalışma, işe uygun kişilerin seçilmesi gereği bildirilmiş, işyerinde
ergonomik kurallara uyma gereği belirtilmiştir (24).
Cochrane web sayfalarında deprem kaynakları, Cochrane Kanıt Yardım, sel ve yoksul su sanitasyonu için
kaynaklar, travma sonrası stress bozukluğu için kaynaklar, deprem, tsunami
ile ilgili kaynakları vermiştir(25).
Kazaları önleme ve buna ait yaralanma ve ölümleri azaltmak için web
kaynakları bulunmaktadır(26,27).
Ozan ve arkadaşları risk analizi ve derecelendirilmesi
sonucunda tehlike indeksi metodunun trafik kaza risk analizlerinde
kullanılabileceği ve bu sayede kaza sayılarının azaltılabilmesi yönünde
yapılacak çalışmalara temel oluşturabileceğini belirtmiştir(28).
Demirbilek ve Pazarlıoğlu iş kazalarının, işyeri büyüklüğü
dikkate alındığında daha çok küçük işletmelerde, mesai saatleri dikkate
alındığında çalışmanın ilk saatlerinde, kıdem dikkate alındığında deneme
süresini izleyen ilk yıllarda, yaş dikkate alındığında ise 25-35 yaş aralığında
meydana geldiğini belirlemiştir(29).
Travma dışı acil servise adli olarak en sık başvuru
nedeninin ilaçla intihar girişimi olduğunu ve daha çok bayanlarda izlendiğini,
kaza nedenli olarak en sık başvuru nedeninin ise CO zehirlenmeleri olduğunu
saptamışlardır(30).
Öztürk’ün çalışmasında ulaşım işlevinin sağlanması sırasında
meydana
gelen kazaların kişi ve toplumda büyük üzüntü kaynağı olmaya
devam ettiği ve ülke ekonomisine önemli derecede külfet yüklediği
görülmüştür(31).
Atılgan’ın çalışmasında iş kazalarının ortaya çıkış
nedenlerinin tespit edilmesi, bu konuda alınabilecek önlemlerin belirlenmesi
ile iş kazalarının incelenmesinde takip edilecek yollar ve kazayla ilgili
olarak sorumluların ve kusur oranlarının tespiti gibi konular
incelenmektedir(32).
Freeman ve arkadaşları Bayesian değerlendirmeleri ile
epidemiyolojik verilerden yararlanarak trafik kazasının cinayet olduğunu rapor
etmiştir(33).
SONUÇ: Kazalarda olayın değerlendirilmesini yaparken
epidemiyolojik verilere ihtiyaç vardır. Kazaları önleme açısından makaleleri
inceleyerek alınması gereken önlem ve tedbirler geliştirilebilir. Kazaların
değerlendirilmesinde disiplinler arası çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu
açıdan sivil toplum örgütlerinin, kurumların verilerinin bilgisayar programı
ile değerlendirme kriterleri geliştirilerek çalışma yapma gereği düşünüldü.
Cochrane web sayfasında yorumlar, özet, metodoloji, haber bültenleri,
politikası el kitabı, kayıtlı başlıklar, diğer bilgiler olarak verilmiştir(34).
Işbirliği araştırma raporları üzerine sistematik değerlendirme gereği bildirilmektedir(35).
Diğer kaynaklar da bulunmakta (36,37) olduğundan hem bunların sentezine hem de
bu alanda ülkemiz için özel bir çalışma yapılma gereği kanaatine varılmıştır.
Çocuk işçiliğinin önlenmesi yönünde strateji geliştirmeliyiz(38).
Ücretli olarak çalışanlar koruma kapsamında olmalı. Koruma
şemsiyesi ücretsizlere yayarak kapsam genişletilmeli. Özürlülerin istihdamına
yönelik uygun çalışma stratejileri geliştirilebilir.
Yoksulluk önlemek, azaltmak için mikroölçekli alt proje,
istihdam edilebilirlik eğitimleri, geçici istihdam olanakları (kimsesiz,
engelli, yaşlı, yoksullara yönelik düşük maliyetli sosyal hizmetler)
geliştirilir. Esnek hizmet uygulamaları
artırılır(39).
Performans, güvenilirlik, boyutu (empati, somut unsur,
güvenilirlik, heveslilik, güvence), uygunluk, dayanıklılık, hizmet görme
yeteneği, esneklik, sanal kalite ile kalitenin nitelikleri ölçülür(40).
Sistem tek bir kamu kurumu çerçevesinde toplanarak genel
sağlık sigorta sistemi kurarak, istihdamı teşvik ve işsizlik sigortası sistemi
kurmaya yönelik çalışmalar yoğunlaştırılmasında fayda vardır(41). İş yerinde
güvenlik organizasyon ile somut önlem ve süreç odaklı anlayışla ortak
geliştirilmeli, güvenlik mevzuatı uluslar arası normlara uygun hale getirilme
gereği açıklanmıştır(42). İş gücü piyasasında esneklik-güvence dengesi
oluşturulmasında ödünleşme (düşük-yüksek regülasyon, düşük-yüksek aktivasyon,
düşük-yüksek sosyal haklar) kriterleri oluşturulmalı ve geliştirilmelidir(43).
İyi yönetişimin ölçütleri olan katılımcılık, hukukun üstünlüğü, şeffaflık,
cevap verilebilirlik, oydaşma odaklılık, eşitlik ve kapsayıcılık, etkililik ve
etkinlik, hesap verebilirlik kriterleri aktif ve süreç olarak uygulanmalı(44).
Kaza değerlendirmeleri de nesnel olmalıdır(45). İşverenin sağlık
organizasyonunda yükümlülüğünü yerine getirmesinin bağımsız bir hukuki statü
ile organizasyonun gerekliliği açıklanmıştır(46).
Sorun başlıkları yargılamaya ait üç başlıkta incelenebilir:
1. Yargı Öncesi: Personel: Sayı-Nitelik-Eğitim-Branş-
Alt Yapı: Yerleşke-Alt Kültür-İş yoğunluğu
Adli Görevle İlgili: Mağdur-Polis-Adliye
2. Yargı Aşaması: Ön
Yargı-Yabancılaşma-Gönüllü-Çalışan-Çalışmacılar-Koruyucu
Karar Takibi-Zorlayıcı Unsurlar- Danışmanlık-Kovuşturma
Soruşturma: Fiziksel-İşyükü-Teknik-Damgalanma-Bilirkişi
nitelikleri-raporlama süreçleri.
Kamu Dava Açılmasının Ertelenmesi: Şartların
Karşılanabilirliği- Sınırlı Uygulama-Kapanmamış Dosya (Performans).
Adli Kontrol Tedbirleri: Tutuklama Alternatifi-Bakım
Tedbiri- Uzlaşma-
3.Yargılama Sonrası: Hapis-Uzun Tutukluluk-Yargılama Süre
Fazlalılığı-Suç Öğrenme Ortamı-Denetimli Serbestlik-Koşullu Saliverme-Ceza
Erteleme-Etkin Pişmanlık.
Çözüm: Entegre Sistem gereğini uygulamaktır. İş Doyumunu sağlayan pratik ve
akademik uğraşların uyumu açısından projeler üreterek akredite sistem çalışmalarından
geçer.
KAYNAKLAR
1. Bilge Y. Adli Tıp. Üçbilek Matbaası S 110-113, Ankara
2008.
2. Deveci E. İş Sağlığı ve Güvenliği.. , Fırat Üniversitesi
Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı, Ocak 2010, Elazığ.
3. Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı Sağlık
İstatistikleri Yıllığı 2008 S25-31,
Ankara 2008.
4. World Health Organization World Report on Disability.
S3-59, Who report on disability 2011, Switzerland.
5. Bilge Y. Kaygılı insanların sağlıklarıyla ilgili
eğitim-öğretim alanındaki sorunları ve çözümleri, Ümit Ofset Matbaacılık, s
43-51, Aralık, 2008.
6. Bilge Y, Temel N, Doyuk A, Sarıkaya C, Maluliyet
Hesaplanmasında Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğünün geçerliliği. Sağlık
Güvenlik Dünyası 73:53-56, 2011.
7. Bilge Y. Adli Tıp Kılavuzu. Nobel Tıp Kitapevi, s 9,
22-23, Ankara, 2010.
8. Kocaoğlu N. K., Nükleer Tesis İşletenin Hukuki
Sorumluluğu:Karşılaştırmalı ve Uluslarararası Özel Hukuk Analizi. Ankara Barosu
Dergisi 68:33-111, 2010.
9. Konopka T., Gross A., Wozniak K., Kłys M. Forensic medical examination of the corpse of
General Władysław Sikorski, a putative victim of assassination in 1943.
Forensic Science International 202 (2010) e29–e33.
10. www.sgk.gov.tr (Erişim
tarihi :18.02.2012)
11. Bilge Y, Adli Tıp, 2. Baskı, Mart 2008, S:110, Ankara.
12. http://hwi.osha.europa.eu
(Erişim Tarihi 18.02.2012).
13. Liuzzi C.,
Carabellese F.,Vinci F. Perineal-Vaginal Injuries in Children: Accident or Abuse?
J Forensic Sci, July 2010, Vol. 55, No. 4 doi:
10.1111/j.1556-4029.2010.01392.x.
14. Brink O. When Violence Strikes The Head, Neck, and Face.
J Trauma. 2009;67: S147–151.
15. Sheikhazadi A.,Kaini M., Ghadyani M. H.
Electrocution-Related Mortality
A Survey of 295
Deaths in Tehran, Iran Between 2002 and 2006. Am J Forensic Med Pathol Volume 31,
Number 1, S42-45, March 2010.
16. Doğan K. H.,
Demirci S., Sunam G.S., Deniz İ., Günaydın G. Evaluation of Farm
Tractor-Related Fatalities. Am J Forensic Med Pathol Volume 31, Number 1, S64-68, March 2010.
17. Cascini F., Tartaglione T., Oliva A., Marchetti D. A
case of hunting death due to an overpenetrated bullet. Int J Legal Med (2009)
123:151–153.
18. Stjernbrandt A.,
Öström M., Eriksson A., Björnstig U. Land Motor Vehicle-Related Drownings in
Sweden. Traffic Injury Prevention, 9:539–543, 2008.,
19. Faergemann C., Lauritsen J.M., Brink O., Stovring H.
What is the lifetime risk of contact with an A&E Department or an Institute
of Forensic Medicine following violent victimisation? Injury, Int. J. Care
Injured (2008) 39, 121—127.
20. Buck U., Naether S., Braun M., Bolliger S., Friederich
H., Jackowski C., Aghayev E., Christe A., Vock P., Dirnhofer R., Thali M.J.
Application of 3D documentation and geometric reconstruction methods in traffic
accident analysis: With high resolution surface scanning, radiological MSCT/MRI
scanning and real data based animation. Forensic Science International 147S
(2005) S53–S55.
21. Jones R., Gruer
L., Gilchrist G., Seymour A., Black M., Oliver J. Recent contact with health
and social services by drug misusers in Glasgow who died of a fatal overdose in
1999. Addiction, 97, 1517–1522, 2002.
22. Gökgöz F. Risk
Analizi Ve Modelleme. Risk Analizi Ve Modelleme İşletme Doktorası.
acikders.ankara.edu.tr/mod/resource/view.php?id=202 (erişim tarihi 25.11.2011)
23. Akgüngör A. P., Doğan E. Farklı Yöntemler Kullanılarak
Geliştirilen Trafik Kaza Tahmin Modelleri ve Analizi. Int.J.Eng.Research &
Development,Vol.2,No.1,January 2010.
24. Akçın N.,Arık B.
İş Kazalarının Önlenmesi Ve İş Güvenliği Analiz
Tekniğinin Uygulanması., Türkiye 13. Komur Kongresi
Bildiriler Kitabı, 29-31 Mayıs 2002, Zonguldak,Turkıye
25. Kanıt yardım projesi. http://www.cochrane.org/cochrane-reviews/evidence-aid-project
(erişim tarihi 25.11.2011).
26. http://www.health-evidence.ca/
(Erişim tarihi 25.11.2011).
27. accidents evidence.
http://summaries.cochrane.org/search/site/accidents%20evidence (Erişim tarihi
25.11.2011).
28. Ozan C., Başkan Ö., Haldenbilen S., Derici E. Trafik
Kazalarının Tehlike İndeksi Metodu ile Analizi: Denizli Örneği, Pamukkale Üniversitesi Mühendislik Bilimleri
Dergisi Cilt 16, Sayı 3, 2010, Sayfa 325-333.
29. Demirbilek S., Pazarlıoğlu M.V., Türkiye’de İş
Kazalarının Oluşumunda Etkili Olan Faktörler: Ampirik Bir Uygulama. Finans
Politik & Ekonomik Yorumlar 2007 Cilt: 44 Sayı:509.
30. Bilge S, Aslan fi, Katırcı Y,Uzkeser M, Ersunan G,
Sar›tafl A. Acil Serviste Travma Dışı Olguların Geriye Dönük Analizi. Türkiye
Acil T›p Dergisi 2005; 5(3): 133-137.
31. Öztürk Z., Ulaştırma Kazalarının Maliyet Analizi, II.
Ulaşım Ve Trafik Kongresi – Sergisi, İTÜ İnşaat Fakültesi Ulaştırma Anabilim
Dalı.
32. Atılgan H., İş kazalarının İncelenmesi ve Kaza Analizi, http://www.riskanaliz.net/is-kazalarinin-incelenmesi-ve-kaza-analizi/
(Erişim tarihi 25.11.2011).
33. Freeman M. D., Rossignol A. M., Hand M. L. Applied
forensic epidemiology: The Bayesian evaluation of forensic evidence in
vehicular homicide investigation. Journal of Forensic and Legal Medicine 16
(2009) 83–92.
35. http://www.cochrane.org/news/blog/collaborations-impact-research-reports-and-value-systematic-reviews
. (Erişim tarihi 28.11.2011).
36. http://www.bmj.com/
(Erişim tarihi 28.11.2011).
37. http://apps.webofknowledge.com/WOS_GeneralSearch_input.do?product=WOS&search_mode=GeneralSearch&SID=R23BP6dD3Ekj3J5lfEH&preferencesSaved=&highlighted_tab=WOS (Erişim tarihi 28.11.2011).
38.Avşar Z. Öğütoğulları E. Çocuk işçiliği ve çocuk işçiliği
ile mücadele stratejileri. Sosyal Güvenlik Dergisi 2/2/1: 9-40, 2012.
39. Zabcı FC, Sosyal riski azaltmak mı zengini yoksuldan
korumak mı? Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi 58/1:
215-239, 2003.
40. Sökmen A, Yönetim ve organizasyon. Detay yayıncılık,
Ankara, 2010.
41. Ayhan A. Sosyal Güvenlik Kavramı ve Sosyal güvenlik
ilkeleri. Sosyal Güvenlik Dergisi 2/2/1: 41-55, 2012.
42. Balkır ZG. İş sağlığı ve güvenliği hakkının korunması:
İşverenin iş sağlığı ve işgüvenliği organizasyonu. Sosyal Güvenlik Dergisi
2/2/1: 56-91, 2012.
43. Köstekli Şİ. Esneklik-güvence dengesi: AB deneyimi ve
Türkiye. TİSK Akademi 3/6: 43-65, 2008.
44. Altan Y, Aktel M, Kerman U, Özaltın O. Web sitelerinde
iyi yönetişim: Türkiyedeki bağımsız idari otoriteler örneği. KAYFOR 2010 Kamu
Yönetimi ve Teknoloji.TODAİE, s 771-785, Ankara, 2011.
45. Arslan Ö, Güler N. Kimyasal tanker işletmeciliği için
stratejik yönetim modellemesi. İTÜ Dergisi Mühendislik 10/1:55-67, 2011.
46. Başbuğ A. Alt işverenin iş sağlığı organizasyonu
yükümlülüğü. III. Sağlık Hukuku Kurultayı, s 227-242, Ankara Barosu 2010,
Ankara.
İŞ KAZALARININ SOSYAL GÜVENLİK BOYUTU
Dr. Mehmet BULUT
SGK İşverenler Prim Daire Başkanlığı
1. SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİ VE KISA VADELİ SİGORTA KOLLARININ
SİSTEMDEKİ YERİ
SOSYAL RİSK KAVRAMI
Kişiler, gerek normal yaşantılarını devam ettirirlerken
gerekse de mesleklerini ifa ederlerken hayatlarını, sağlıklarını ve gelirlerini
tehlikeye düşürebilecek veya değiştirebilecek bazı risklerle karşı karşıya
bulunmaktadırlar. Bu itibarla sosyal risk kavramı gelecekte vukuu bulması
muhtemel ancak belirsiz bir olguyu ifade etmektedir. Burada söz konusu olgu,
olumsuz olabileceği gibi (ölüm, kaza vs.) olumlu da olabilmektedir (evlenme,
çocuk sahibi olma vs.).
Sosyal risk olgusunu niteliğine ve vadelerine göre bazı
ayrımlara tabi tutmamız mümkündür.
a) Niteliğine Göre Sosyal Riskler
- Mesleki Riskler: Kişilerin mesleklerini ifa ederlerken
karşılaştıkları iş kazaları ile meslek hastalıkları sonucunda ortaya çıkan
hastalık, malullük ve ölüm hallerini kapsamaktadır.
- Fizyolojik Riskler: Kişilerin yaptıkları meslekleri ile
ilgisi olmaksızın karşılaştıkları hastalık, analık, malüllük, yaşlılık ve ölüm
hallerini kapsamaktadır.
- Sosyo-Ekonomik Riskler: Kişinin sosyal ve ekonomik
statüsünü tehlikeye sokacak nitelikteki risklerdir. Bu riskler ise işsizlik ve
ailevi yükleri kapsamaktadır.
b) Vadelerine Göre Sosyal Riskler
- Kısa Vadede Ortaya Çıkabilecek Riskler: Bu riskler kişinin
her an veya kısa bir süreçte başına gelebilecek risklerden oluşmaktadır.
Bunlar; iş kazaları, meslek hastalıkları, hastalık ve analık halleridir.
- Uzun Vadede Ortaya Çıkabilecek Riskler: Bazı istisnai
durumlar haricinde kişinin başına belli bir süre sonra geleceği/gelebileceği
tahmin edilen risklerdir. Bunlar; malullük, yaşlılık ve ölüm halleridir.
Yukarıda bazı tasnifleri yapılmış olan risk olgusu kısa veya
uzun vadede bazı zararları da beraberinde getirmektedir. Bu zararların
başlıcaları şunlardır;
Çalışma gücü kaybı,
Gelir eksilmesi,
Gider artışı,
Mal varlığının azalması,
Muhtaçlık.
Sosyal riskler kısaca sosyal güvenlik ihtiyacını doğuran
sebepler olarak da tanımlanabilir[1]. Muhtaç duruma
düşebilecek, herhangi bir tehlike sonucu çalışma gücünü kaybeden insan,
çalışamadığı sürece, çalışmaya bağlı olarak elde ettiği kazançtan mahrum olur.
Kişi bu durumda yalnız kendisi ve ailesi bakımından değil, toplum açısından da
büyük bir tehlike oluşturur. Bu durumda sosyal sigortaların görevi, kişileri ve
dolayısıyla toplumu çalışma hayatının içinden veya dışından gelebilecek sosyal
risklerin ekonomik sonuçlarına karşı korumaktır[2].
1.2. SOSYAL GÜVENLİK KAVRAMI
İnsanoğlunun varolduğu zamandan günümüze kadar değişmeyen
olgulardan birisi, gruplaşma ve tabakalaşma hareketleridir. Bu hareketlilik
bazen değişik devletler kurulması şeklinde, bazen de devletlerin bir araya
gelerek bölgeselleşme eğilimine girmeleri şeklinde kendini göstermiştir. Ancak
bu ayrım, belki de en bariz ve zarar verici yönüyle, bir toplumda belli bir
grubun isteği ve başka bir grubun zorunluluğu gereğince iktisadi veya sosyal
açıdan sınıflara ayrılması şeklinde ortaya çıkmıştır. Bir toplum içinde ortaya
çıkan söz konusu bu farklılaşmalar zaman içinde sürekli olarak huzursuzluklara
ve toplumsal mücadeleye sebep olmuştur.
Devletin ve hukuk düzeninin korunması ve devamı bakımından
sosyal sınıflar arasında barış ve dayanışmayı bozan ve toplumsal yapıyı tehdit
eden bu tezatların giderilmesi gerekmektedir[3]. Nitekim sosyal
politika temelde eşitlik ilkesine dayanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında sosyal
politika tarih boyunca çeşitli şekillerde algılanmış ve uygulanmaya
çalışılmıştır. En sert şekliyle sosyal politika, tüm insanların her şekilde ve
kayıtsız şartsız eşit olması gerektiği ve üretim faktörleri, yaşam koşulları ve
statülerin ufak istisnalar dışında tamamen eşit dağıldığı bir toplum oluşturma
amacına ulaşmaya çalışmaktadır. Ancak söz konusu bu amaç çoğu dönemde kısmen
veya tamamen bir ütopya olarak kalmıştır.
Sosyal politika, modern ve uygulanabilirlik anlamında ise
insanların içinde bulundukları toplumlar içerisinde sağlık, güvenlik, barış ve
refah içinde yaşamalarını hedef alan ve bu yollarla toplum grupları içindeki
mücadeleleri önleyerek devlet düzenini ayakta tutmaya çalışan önlemler dizisi
olarak ifade edilebilmektedir[4].
Sosyal politika tarih boyunca pek çok evrimden geçmiştir.
İlk çağlarda çalışma veya işçi olma olgusu elit kesimler tarafından onur kırıcı
olarak kabul ediliyordu. Bu durum da çalışan kişilerin köle olarak
algılanmasını birlikte getirmiştir. Kölelik ise çoğu zaman insan gibi
yaşamamayı gerektiriyordu. Dolayısıyla böyle bir ortamda birkaç ufak kıvılcım
dışında sosyal politika yaklaşımlarından bahsetmek mümkün değildi. Nitekim
sınıflara ayrılma ve tabakalaşma, devrin olmazsa olmazları arasında
algılanıyorlardı. Bu durum da beraberinde köle isyanlarını ve iç savaşları
getirmiştir ve sosyal politika istemlerinin çok küçük de olsa temelleri
atılmıştır.
İlk çağlardan sonra ortaya çıkan lonca ve benzeri oluşumlar,
1789 Fransız Devrimi, sanayi devrimi sonrasında güçlenen sendikalaşma ve
Keynesyen görüşün beraberinde getirdiği müdahalecilik görüşleri gerçek anlamda
sosyal politikanın gelişmesini sağlayan dönüm noktaları olmuştur. Bu dönemler
itibariyle genellikle işsiz yoksullar ve/veya işçilerin toplumu oluşturan diğer
sınıflar karşısında yaşam standartlarının iyileştirilmesi ve kaba bir tabirle
insan gibi yaşamaları yönünde adımlar atılmış olup sosyal politika
uygulamalarının da temeli atılmıştır.
Sosyal güvenlik, sosyal politika uygulamaları ve kişilerin
karşı karşıya kalmış oldukları sosyal riskler nedeniyle ortaya çıkan bir
olgudur. Bireyler yaşamları boyunca gelir kayıplarına uğramalarına yol
açabilecek sosyal risklerle sık sık karşılaşabilmekte hatta bazen de vücut ve
ruh sağlığı için çok büyük harcamalar yapmaktadırlar. Tarih boyunca aile içi
yardımlaşma, bireysel tasarruf, dinsel yardımlar ve çevresel dayanışma gibi
geleneksel koruma teknikleri ile sosyal güvenlik sağlanmaya çalışılmıştır.
Zamanla toplumsal yapıda meydana gelen değişiklikler, aile içi dayanışmanın azalması
gibi sebeplerden dolayı ülkemizde oldukça yaygın olan geleneksel koruma sistemi
etkinliğini yitirmiştir. Bunun sonucunda, bireylerin kendilerinin ve
ailelerinin karşılaşacakları sosyal tehlikeleri önlemek için bir güvence
aramaları sosyal güvenlik kavramını doğurmuştur.
Sosyal güvenlik temelde, tehlikenin zararlarına karşı
yürütülen mücadeleye verilen addır. Kişiyi, uğradığı zararlar dolayısıyla maruz
kaldığı muhtaçlıktan, ihtiyaçlarının esiri olmaktan kurtarma mücadelesidir.
Sosyal güvenlik, kişileri mesleki, fizyolojik ve sosyo ekonomik riskler
dolayısıyla karşı karşıya kaldıkları tehlikelere ve zararlara karşı korumayı
hedeflemektedir.
Sosyal güvenlik; insanların kendilerini ve aile fertlerinin
karşılaşacağı ve yaşamı için tehlike oluşturan olaylara karşı, güvence
arayışının ürünüdür[5]. Yapılmış olan
tanımlar genel itibariyle haklı ve gerçek yönler ihtiva etse de herkesçe kabul
edilmiş genel bir sosyal güvenlik tanımına rastlamak mümkün değildir. Bu
sebeple sosyal güvenlik kavramına ilişkin ortak noktaları sıralamak mümkündür[6].
Tabi bir insan hakkı olup, devletin yapmakla yükümlü olduğu
görevlerdendir.
Sosyal risklerin yol açabileceği gelir kayıpları ile gider
artışlarının zararlarından kurtarıcı bir sistemdir.
Karşılaşılan zararlara karşı bireylere çalışma gücünü
yeniden kazandırmayı ve insan haysiyetine yaraşır yaşama seviyesini yakalamayı
amaç edinen bir sistemdir.
Korumak istediği asıl birim -esas itibariyle- ailedir ve
aile reisinin ekonomik güvencesini sağlamaya yöneliktir.
Kişinin, uğradığı tehlikenin türünü ve boyutunu, buna göre
kendine sağlayacak koruma miktarını ve süresini önceden bilebildiği bir
sistemdir.
Birbirini bütünleyen sosyal sigorta, sosyal yardım ve
hizmetlerden oluşmaktadır.
Ülkedeki tüm bireyleri açıkta bırakmayacak şekilde kapsamı
genişleme eğilimindedir.
Sosyal güvenlik olgusu, bazı tanımlarda devlet tarafından
kişilere bahşedilen bir sunu olarak algılanmakta iken bazı tanımlarda ise hak
olarak ele alınmaktadır. Aslına bakılırsa bu durum, süreç içinde değişiklik
göstermiştir. Sosyal güvenlik başlangıçta devlet tarafından sunulan bir nimet
olarak algılanırken zaman içinde bir hak olarak literatürdeki yerini almıştır.
Temel hak ve hürriyetleri, negatif statü hakları (koruyucu
haklar), aktif statü hakları (katılma hakları) ve pozitif statü hakları (isteme
hakları) olarak bir ayrıma tabi tutulduğu zaman sosyal güvenlik hakkının
pozitif statü hakları içinde değerlendirilmesi mümkün olacaktır. Pozitif statü
haklarının kullanılabilmesi için kişilere devletin, örneğin kamu hizmetlerini yerine
getirmede olduğu gibi, olumlu bir katkı sağlamak hatta bu tür hakların
kullanılabilmesinin önündeki engelleri bu haklardan yararlanacak olanlar lehine
kaldırmak şeklindeki aktif katkıda bulunma ödevleri söz konusudur ve kişilerin
tek başlarına bu haklardan yararlanmaları mümkün değildir[7].
1.3. SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMLERİ
Sosyal güvenlik olgusu, kişilerin iradeleri dışında maruz
kaldıkları tehlikelerden ve bu tehlikelerin sebep olduğu zararlardan korunması
maksadıyla çeşitli müesseselerin vücuda getirilmesi ve bu müesseselerin de
devlet erki tarafından yönetilmesi, hukuki temellere dayandırılması ve
korunması halinde bir sistem halini alır ve “sosyal güvenlik sistemi” olgusu
ortaya çıkar.
Sosyal güvenlik ihtiyacı evrensel bir ihtiyaçtır. İlk
insandan günümüze her insan ve her toplum bu ihtiyacı hissetmiştir. Bugün,
siyasi rejimi ve ekonomik sistemi ne olursa olsun, en gelişmişinden en geri
kalmışına kadar bütün ülkeler, yeterli ve yetersiz, ancak mutlaka var olan
kurumsal bir sosyal güvenlik sistemine sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, sosyal
güvenlik bağımsız bir ülke olmanın ve modern devlet anlayışının vazgeçilmez
unsurlarından birini oluşturmaktadır. Bir toplumu oluşturan bütün fertleri,
doğumlarından ölümlerine kadar bütün hayatları boyunca ilgilendiren sosyal
güvenlik, sosyal politikanın ve gelişmiş ülkelerdeki refah devleti anlayışının
ulaştığı en önemli zirve olarak kabul edilmektedir.
Her ne kadar tarih boyunca kişilerin bir araya gelerek
karşılıklı yardım esasına dayanır şekilde, gelenekler ve dini değerler altında
meydana getirdikleri oluşumlar da birer sosyal güvenlik girişimleri gibi
görünse ve kabul edilse de bir sosyal güvenlik sisteminden bahsedilebilmesi
için devlet korumacılığı ve hukuki dayanak gerekmektedir.
Sanayi devriminden önce sosyal güvenlikte daha çok yardım
müesseseleri söz sahibiydi. Ayrıca dini otoritelerin ve siyasi iktidarı elinde
bulunduranların da yardımları söz konusuydu[8]. Bu yöndeki sosyal
güvenlik sistemi oluşumları; yardımlaşma, devlet tarafından yapılan karşılıksız
yardımlar ve düşük düzeylerde gerçekleşen mesleki dayanışmalar şeklinde sanayi
devrimine kadar devam etmiştir. Bu itibarla sanayi devrimi öncesi geleneksel
sosyal güvenlik sisteminin enstürmanlarını aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz;
Aile içi yardımlaşma
Tanıma bilme faktörüne bağlı yardımlaşma: komşuluk ve
akrabalık
Dini sosyal yardımlar
Kurumsal sosyal yardımlar: vakıflar, dayanışma sandıkları
Sanayi devrimi ile birlikte sosyal güvenlik sisteminde köklü
değişiklikler yaşanmış ve çalışanların (işçilerin) ağırlıklı olduğu bir sistem
ortaya çıkmıştır. Sanayi devrimi ile birlikte işçilerin çalışma koşullarında
meydana gelen değişiklikler ve çalışma koşullarının ağırlaşması ülkeler için
toplumsal barışı tehlikeye düşürmüştür[9].Endüstri devrimi,
işçilerin acımasız koşullarda çalışmalarına neden olmuş, ağır şartlar, işçi
sağlık ve güvenliğine önem verilmemesi ve teknik yetersizlikler dolayısıyla çok
sayıda işçi yaşamlarını kaybetmişlerdir. Ekonomik liberalizmin, endüstri
devrimine ait sosyo-ekonomik sorunlara çözüm getirememesi, işçilerin
örgütlenerek taleplerinin artması sonucunu getirmiştir. Dolayısıyla 18.
yüzyılda ortaya çıkan ve üretim sürecinde büyük değişikliğe yol açan
endüstrileşme olgusu, dar anlamda sosyal politika uygulamalarının başlıca
nedenidir[10].
Avrupa’da sanayi devrimi sonrasında değişik sınıflar ortaya
çıkmaya başlamıştı. Bu sınıflardan bir tanesi olan ve hızla büyüyen sınıf ise
işçilerdi. İşçi sınıfı başlangıçta sadece bir üretim aracı olarak görülmekte
iken zamanla sendikalaşma ve insan gibi yaşama arzusunun gelişimi sosyal
güvenlik sistemlerinin ortaya konulmasını kaçınılmaz kılmıştır.
1877 yılında Almanya’da Bismarc tarafından önerilen sistem
ciddi anlamda ilk sosyal güvenlik sistem denemesi olarak kabul edilmiştir. Bu
sistemin temel özelliği, mesleki faaliyet ölçütüne bağlı kalınarak kişinin
sosyal sigorta kapsamına alınması, finansmanın işçi ve işveren primlerinin yanı
sıra devlet katkılarıyla sağlanmasıdır[11]. Böylece ekonomik bunalım karşısında devletin
müdahalelerle sosyo-ekonomik düzensizliğe karşı politikalar geliştirmeyi içeren
“sosyal program”la bazı sosyal risklere maruz kalan işçilere, devlet tarafından
gelir bağlanması esasını taşıyan sosyal “sigorta sistemi” kabul edilmiştir. Bismarck tarafından hazırlanan
bu programa günümüzde “Bismarckien Teorisi” de denilmektedir. Sistemin,
başlangıçta sadece sanayi işçilerini kapsama alırken, sonradan diğer
ücretlileri de kapsama alması, yeni bir ilke olarak “zorunluluk ilkesi” gereği
kapsamdaki işçilerin zorunlu olarak sisteme tabi olması, finansmanda ise
işçi-işveren-devlet katkısına dayanması gibi özellikleri bulunmaktadır.
Bismarc modelinden sonra sosyal güvenlik sistemi bağlamında
en kapsamlı rapor 1942 yılında İngiltere’de Sir William Beveridge tarafından
hazırlanmıştır. Dağınık bir görünüm sunan İngiliz sosyal güvenlik sistemini
yeniden oluşturmak amacıyla İngiliz Hükümeti tarafından Sir William Beveridge
başkanlığında görevlendirilen komisyon ünlü raporunu 20 Kasım 1942’de
açıklamıştır. Beveridge raporunda öngörülen sosyal güvenlik sistemi, yoksulluğun
çağdaş toplumun yüz karası olduğu; geniş kapsamlı ve sistematik bir sosyal
güvenlik modeliyle toplumun yoksulluk sorununun çözebileceğine dayanmaktaydı.
Rapor; “Genellik ve sigorta yardımlarında teklik ilkesi”, “yönetimde birlik
ilkesi”, “primlerde teklik ve vergilerle katkı sağlama ilkesi” ve “Sosyal
Güvenlik Sisteminin tam istihdam ve ulusal sağlık politikalarıyla
desteklenmesi” ilkelerine dayanmaktaydı.
Beveridge modelinde (diğer adıyla ulusal sosyal güvenlik
modeli) sosyal güvenlik sistemine ilişkin finansman vergi gelirleriyle
sağlanmakta, toplumun tüm bireylerine asgari düzeyde bir koruma ve ücretsiz
sağlık hizmetleri sunma amaçlanmaktaydı. Bununla birlikte kişinin mesleki
faaliyeti ve gelir düzeyi kapsama alınma açısından önem taşımamaktaydı.[12] Sosyal güvenlik
yardımı alanların prim veya diğer adlarla modelin finansmanına katılmaları söz
konusu değildi.
Beveridge modelinin temel olarak başlıca özellikleri
şöyleydi;[13]
Sosyal güvenlik kapsamına sadece işçiler değil, tüm toplum
kesimleri alınmalıdır.
Sosyal riskler yaygınlaştırılmalıdır.
Sigortalıların gelir düzeyleri, mesleki ve sosyal durumları
ne olursa olsun yeknesak yardım yapma ilkesi benimsenmelidir.
Toplumu asgari yaşam düzeyine eriştirmek amaç olmalıdır.
Sosyal güvenliğin sağlanması işlevini tek bir bakanlık
yerine getirmelidir.
Beveridge modelinin uygulandığı İngiltere’de hukuki olarak
kamu yardımları ve sosyal güvenlik esasları bir arada uygulanmaya
çalışılmıştır. Yapılan planlara göre zaman içinde tam istihdam ve ekonomik
iyileşme sayesinde kamu yardımı kurumu ortadan kalkacak ve sosyal güvenlik
sistemi yerleşecekti. Ancak tam tersi olmuş ve sosyal güvenlik yardımlarının
yetersizliği kamu yardımlarında artışa sebep olmuştur.[14]
Bu iki temel sosyal güvenlik sisteminden sonra dünya
ülkelerinde bu sistemlerden birisi veya karması olan uygulamalar ortaya çıkmış
ve uygulana gelmiştir. Bununla birlikte sosyal güvenliğin bir insan hakkı
olarak kabul edilmesi ve bütün dünyada sosyal güvenlikte asgari standartlara
kavuşulması hususunda çalışmalar sürdürülmektedir. Bu çalışmalarda BM ve ILO
gibi milletlerarası kuruluşların faaliyetleri öncü rolü üstlenmiş durumdadır.
AB gibi bölgesel entegrasyon ve birleşme hareketlerinin de kendi çaplarında bir
sosyal güvenlik norm ve standartları hazırlama ve uygulama faaliyetleri
yürütmekte oldukları görülmektedir.
1.4. SOSYAL SİGORTA KOLLARI VE KISA VADELİ SİGORTA KOLLARI
ILO’nun Sosyal Güvenliğin Asgari Normları Hakkında 102
sayılı Sözleşmesi uluslararası anlamda hazırlanmış sosyal güvenliğe yönelik en
önemli mutabakat belgesi niteliği taşımaktadır. Bu Sözleşmede 9 sosyal risk
sayılmıştır. Bunlar: Tıbbi bakım, hastalık ödemeleri, analık, işsizlik, ailevi
yükler, iş kazaları ve meslek hastalıkları, maluliyet, yaşlılık, ölümdür. Bu tehlikeler daha sonraki belgelerde mesela
Avrupa Sosyal Güvenlik Sözleşmesinde de yer almıştır[15].
Sözleşmeyi imzalayacak olan ülke bu risklerden en az üçüne karşı koruma
sağlamak durumundadır. Yani bu risklerin tümünü koruma altına almak zorunluluğu
yoktur. Sözleşmenin özgün niteliği de bu noktada toplanmaktadır. Sözleşme,
belirtilen risklerin her birine karşı sosyal güvenceden yararlanacak kişilerin
sayısını da belirtmiştir. Ne var ki, bu konuda da üye devletlere büyük bir
serbestlik bırakılmış, olasılıklara göre değişen formüller öngörülmüştür.
Bununla birlikte, korumanın genel olarak işçilerin %50’sini veya aktif nüfusun
%20’sini veya bazı normlara göre tanımlanmış yabancı kişileri kapsaması zorunlu
görülmüştür.
Sosyal güvenlik normları içinde yer alan bu hususlara ek
olarak primsiz rejimler olarak da özetlenebilecek sosyal yardımlar da sosyal
güvenlik sistemleri içinde başka bir unsur olarak da ele alınması
gerekmektedir. Nitekim sosyal yardımlar da sosyal güvenlik harcamaları içinde
önemli bir yere sahiptir.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün sosyal güvenlikle ilgili bir
başka önemli sözleşmesi de Sosyal Güvenlikte Vatandaşlarla Vatandaş Olmayanlara
Eşit Davranma konusundaki 118 sayılı sözleşmedir. Bu sözleşme, üye ülkeler
için, ülkelerindeki yabancılara sosyal güvenliğe tabi olma ve sağlanacak
yardımlardan yararlanmaya hak kazanma açısından kendi vatandaşlarıyla eşit
işlem yapma yükümlülüğü getirmektedir.
Sosyal güvenlik sistemleri kişileri koruma altına alırken
bazı kıstaslar göz önünde bulundurulmuştur. Söz konusu kıstaslar genellikle
kişilerin maruz kalabilecekleri sosyal risklerin zamansal boyutta ortaya
çıkabilme olasılıklarına göre sınıflandırılmıştır. Bu sınıflandırmalar
beraberinde sosyal güvenlik sistemlerinin vadeleri itibariyle kollara
ayrılmasını gerekli kılmıştır.
Günümüz modern sosyal güvenlik sistemleri incelendiğinde
sosyal güvenlik uygulamaları ve politikalarının kısa vadeli sigorta kolları ve
uzun vadeli sigorta kolları olmak üzere iki ana başlıkta sınıflandırıldığı
görülmektedir. Nitekim Uluslararası Çalışma Örgütü de söz konusu
sınıflandırmayı kabul etmektedir. Söz konusu sınıflandırma genel itibariyle
sosyal risk sonucunda ortaya çıkacak zararın vadesi ile ilişkilidir.
Yapılan açıklamalar doğrultusunda uzun vadeli sigorta
kolları genel itibariyle; yaşlılık sigorta kolu, malullük sigorta kolu ve ölüm
sigorta kolu olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Söz konusu sigorta kolları,
kişilerin gerçekleştirdikleri meslekle bağlantılı olmaksızın insan olmak ve
sosyal yaşantıda karşılaşılabilecek nitelikteki risklere karşı koruma
getirmektedir.
Kısa vadeli sigorta kolları ise kendi içerisinde
sınıflandırılırken iş kazası sigorta kolu, meslek hastalığı sigorta kolu,
hastalık sigorta kolu ve analık sigorta kolu olmak üzere dört gruba
ayrılmaktadır. Bu sigorta kollarından iş kazası sigorta kolu ile meslek
hastalığı sigorta kolu sigortalının ifa etmekte olduğu meslek ile
bağlantılıdır. Öyle ki genel olarak söz konusu sigorta kollarından sağlanan
haklardan faydalanabilmek için ortaya çıkan risklerin yapılan iş ile
bağlantısının bulunması şarttır. Bunun aksine hastalık ve analık sigorta
kollarından kaynaklanan risklerin ifa edilen meslek ile bağlantısının bulunması
şartı bulunmamaktadır. Bu yönüyle sigortalının günlük yaşantısı içinde
gerçekleşebilecek mesleğinden bağımsız her türlü hastalık ve analık halleri
kısa vadeli sigorta kolları kapsamında değerlendirilmektedir.
2. KISA VADELİ SİGORTA KOLLARINDA KAPSAM
2.1. 4/a KAPSAMINDA SİGORTALI SAYILANLAR
5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a)
bendinde hizmet akdi ile bir veya birden fazla işveren tarafından
çalıştırılanlar sigortalı sayılmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında hizmet akdine
tabi olmamakla beraber ilgili kanunlarında yaptıkları iş bakımından hizmet akdi
olarak tarif edilen işleri yapanlar ile kamu idarelerinde çalışıp 4 üncü
maddenin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olması öngörülmemiş olanlar da 4
üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı sayılmıştır.
Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi
kapsamında sigortalılar uzun vadeli, kısa vadeli ve genel sağlık sigortaları
bakımından bu sigorta kollarının tamamına ya da bir kısmına tabi
tutulacaklardan, alınacak primlerin sigortalı hissesi sigortalıların
ücretlerinden kesilerek kendi hisseleri ile birlikte işverenler tarafından
Kuruma ödenecek, hizmetlerin bildirimi ise aylık prim ve hizmet belgesiyle
işverenler tarafından yapılacaktır.
5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a)
bendine göre sigortalı sayılabilmek için, sigortalının işveren veya işveren
vekili ya da alt işveren tarafından işe alınıp, hizmet akdine tabi
çalıştırılması veya işe başlatılması gerekir.
Aşağıda belirtilenlere 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin
birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı sayılanlara ilişkin hükümler
uygulanır.
1) İşçi sendikaları ve konfederasyonları ile sendika
şubelerinin başkanlıklarına ve yönetim kurullarına seçilenler.
2) Bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılan ve
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından belirlenen ve Sosyal Sigorta İşlemleri
Yönetmeliği ekinde yer alan tabloda sayılan; film, tiyatro, sahne, gösteri, ses
ve saz sanatçıları ile müzik, resim, heykel, dekoratif ve benzeri diğer
uğraşları içine alan bütün güzel sanat kollarında çalışanlar ile düşünürler ve
yazarlar.
3) Mütekabiliyet esasına dayalı olarak sosyal güvenlik
sözleşmesi yapılmış ülkelerin uyruğunda olanlar hariç, yabancı uyruklu,
uyruksuz, göçmenler ve sığınmacı kişiler ile uluslararası sosyal güvenlik
sözleşmesi imzalanmış ülke sigortalılarından, sözleşmede belirlenen istisna halleri
dışında çalışmalarını hizmet akdine tabi sürdürenler.
4) Büyükelçilik, konsolosluk mensuplarının özel
hizmetlerinde çalıştırılanlardan gönderen devlette veya üçüncü bir devlette
sigortalılıklarını belgeleyemeyenler ile Türkiye’de ikamet etmekte iken buralarda
çalıştırılan Türk vatandaşları.
5) 2/7/1941 tarihli ve 4081 sayılı Çiftçi Mallarının
Korunması Hakkında Kanuna göre, çiftçi malları koruma başkanlıkları veya
meclisleri tarafından çalıştırılan koruma bekçileri.
6) 24/4/1930 tarihli ve 1593 sayılı Umumi Hıfzısıhha
Kanununda belirtilen umumi kadınlar.
7) Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen kurslarda
usta öğretici olarak çalıştırılanlar, kamu idarelerinde ders ücreti karşılığı
görev verilenler ile 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun
4 üncü maddesinin (C) bendi kapsamında çalıştırılanlar.
2.2. 4/b KAPSAMINDA SİGORTALI SAYILANLAR
5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesi birinci fıkrasının (b)
bendine göre,
1) Köy ve mahalle muhtarı seçilenler,
2) Hizmet akdine bağlı olmaksızın kendi adına ve hesabına
bağımsız çalışanlardan;
a) Ticari kazanç veya serbest meslek kazancı nedeniyle
gerçek veya basit usulde gelir vergisi mükellefi olanlar,
b) Gelir vergisinden muaf olup, esnaf ve sanatkar siciline
kayıtlı olanlar,
c) Kollektif şirketlerin ortakları,
ç) Limited şirketlerin ortakları,
d) Sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlerin komandite
ortakları,
e) Adi komandit şirketlerin komandite ve komanditer
ortakları,
f) Donatma iştirakleri ortakları,
g) Anonim şirketlerin yönetim kurulu üyesi olan ortakları,
ğ) Tarımsal faaliyette bulunanlar,
sigortalı sayılırlar.
10/7/1953 tarihli ve 6132 sayılı At Yarışları Hakkında
Kanuna tabi jokey ve antrenörler hakkında 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin
birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında sigortalı sayılanlara ilişkin hükümler
uygulanır.
2.3. HAKLARINDA BAZI SİGORTA KOLLARI UYGULANACAKLAR
2.3.1. Ceza İnfaz Kurumları İle Tutukevlerinde Çalışanlar
5510 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin (a) bendi ile ceza
infaz kurumları ile tutukevleri bünyesinde oluşturulan tesis, atölye ve benzeri
ünitelerde çalıştırılan hükümlü ve tutuklular hakkında 2008 yılı Ekim ayı başı
itibariyle Kanunun iş kazası ve meslek hastalığı ile analık sigortası hükümleri
uygulanacak, bu sigortalılar Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a)
bendi kapsamında sigortalı sayılacaklardır.
Bu sigortalılar, 5510 sayılı Kanunda öngörülen isteğe bağlı
sigortalı olma şartlarını taşımaları halinde isteğe bağlı sigortalı
olabileceklerdir.
Hükümlü ve tutuklular hakkında 5510 sayılı Kanunda
işverenlerin yerine getirilmesi gereken yükümlülükler Ceza İnfaz Kurumları ile
Tutukevleri İş Yurtları Kurumu tarafından yerine getirilecek olup, bunların
işveren vekili Ceza İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İş Yurtları Kurumunun
sorumlu müdür ve amirleri olacaktır.
5510 sayılı Kanunun 5 inci maddesinde sayılanlardan 4 üncü
maddenin birinci fıkrasının (a) bendine tabi olanların bildirimi, bunları
çalıştıran kamu idareleri, işverenler ya da ceza infaz kurumları ile
Tutukevleri İş Yurtları Kurumunca işe başlatılmadan en geç bir gün önce Kuruma
yapılacaktır.
Ceza infaz kurumları ile tutukevleri bünyesinde oluşturulan
tesis, atölye ve benzeri ünitelerde çalıştırılan hükümlü ve tutukluların
sigortalılığı çalışmalarının sona erdiği veya işlerine son verildikleri
tarihten itibaren sona erer. Bu tarih, Ceza İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İş
Yurtları Kurumunca on gün içinde sigortalı işten ayrılış bildirgesi ile Kuruma
bildirilir.
2.3.2. Aday Çırak, Çırak, Stajyerler ve 2547 sayılı Kanuna
Tabi Çalışan Öğrenciler
5/6/1986 tarihli ve 3308 sayılı Meslekî Eğitim Kanununda
belirtilen aday çırak, çırak ve işletmelerde meslekî eğitim gören öğrenciler
hakkında iş kazası ve meslek hastalığı ile hastalık sigortası; meslek
liselerinde okumakta iken veya yüksek öğrenimleri sırasında staja tabi tutulan
öğrenciler ile 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 46 ncı maddesine tabi olarak
kısmi zamanlı çalıştırılan öğrencilerden aylık prime esas kazanç tutarı, 82 nci
maddeye göre belirlenen günlük prime esas kazanç alt sınırının otuz katından
fazla olmayanlar hakkında ise iş kazası ve meslek hastalığı sigortası
uygulanır. Bu bentte sayılanlar, 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi
kapsamında sigortalı sayılırlar ve bunlardan bakmakla yükümlü olunan kişi
durumunda olmayanlar hakkında ayrıca genel sağlık sigortası hükümleri
uygulanır.
Kanunun 5 inci maddesinin (b) bendinde sayılan sigortalılar
isteğe bağlı sigortalılık için gerekli şartları taşımaları halinde isteğe bağlı
sigortalı olabileceklerdir.
Resmi meslek ve sanat okullarıyla, yetkili resmi makamların
müsaadesiyle kurulan meslek veya sanat okullarında tatbiki mahiyetteki yapım ve
üretim işlerinde çalışan öğrenciler 5510 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin (f)
bendine göre sigortalı sayılmayacaklardır.
Staj, herhangi bir meslek edinecek
olan kimsenin geçirdiği uygulamalı öğrenme dönemi ve meslek bilgisini artırmak
için bir kurumun bir veya birçok bölümünde çalışarak geçirdiği dönem olup
öğrencinin stajyer sayılabilmesi için eğitim yaptığı müessesenin statüsünde
mecburi staj şartı bulunması ve okul tarafından bir işyerine tatbiki eğitimini
yapmak üzere belirli bir süre gönderilmesi gerekmektedir.
Okumakta oldukları eğitim kurumlarının yönetmelikleri veya
burs şartları gereğince işyerlerinde mecburi staja tabi tutulan öğrenciler veya
ülkemize staj yapmak için gelen yabancı uyruklu öğrenciler, bu stajları
müddetince bir ücret almış olsalar dahi, işyerlerindeki çalışmaları serbest
irade beyanı ile değil, ilgili eğitim kurumlarının statülerinden doğan bir
zorunluluğa dayandığından stajda geçen sürelerde iş kazası ve meslek hastalığı
sigortası hükümleri uygulanacaktır. Staj süresi bittikten sonra çalışmanın
devam etmesi halinde ise bu kişilerden uzun vade, kısa vade ve genel sağlık
sigortası primlerinin kesilmesi gerekmektedir.
5838 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin
(b) bendinde 1/10/2008 tarihinden geçerli olmak üzere yapılan düzenleme ile
2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 46 ncı maddesine tabi olarak kısmi zamanlı
çalıştırılan öğrencilerden aylık prime esas kazanç tutarı 82 nci maddeye göre
belirlenen günlük prime esas kazanç alt sınırının otuz katından fazla
olmayanlar sigortalı sayılmıştır.
Hizmet akdi ile çalışmamakla birlikte 3308 sayılı Kanunda
belirtilen aday çırak, çırak ve işletmelerde mesleki eğitim gören öğrenciler
ile meslek liselerinde okumakta iken veya yüksek öğrenimleri sırasında zorunlu
staja tabi tutulan öğrencilerin bildirimleri, Milli Eğitim Bakanlığı veya bu
öğrencilerin eğitim gördükleri okullar, yüksek öğrenim sırasında zorunlu staja
tabi tutulan öğrenciler için ise öğrenim gördükleri yüksek öğretim kurumlarınca
yapılır.
3308 sayılı Kanunda belirtilen aday çırak, çırak ve
işletmelerde mesleki eğitim gören öğrenciler, meslek liselerinde okumakta iken
veya yüksek öğrenimleri sırasında zorunlu staja tabi tutulan öğrenciler 5510
sayılı Kanunun 5 inci maddesinin (b) bendine tabi sigortalı sayılmış olup
bunların sigortalı işe giriş bildirgesi ile Kuruma bildirimi eğitim
kurumlarınca staja veya mesleki eğitime başladıkları tarihten önce
yapılacaktır.
3308 sayılı Kanunda belirtilen aday çırak, çırak ve
işletmelerde mesleki eğitim gören öğrenciler, meslek liselerinde okuyanlar,
yüksek öğrenimleri sırasında zorunlu staja tabi tutulan öğrencilerin
sigortalılığı eğitim veya öğretimlerinin/staj sürelerinin bittiği tarihten
itibaren sona erer. Bu tarih, eğitim ve öğretim gördükleri kurumlarca on gün
içinde sigortalı işten ayrılış bildirgesi ile Kuruma bildirilir.
2.3.3. Kursiyerler
Türkiye İş Kurumu tarafından düzenlenen meslek edindirme,
geliştirme ve değiştirme eğitimine katılan kursiyerler, 4 üncü maddenin birinci
fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı sayılırlar ve bunlar hakkında iş
kazası ve meslek hastalığı sigortası ile bunlardan bakmakla yükümlü olunan kişi
durumunda olmayanlar hakkında ayrıca genel sağlık sigortası hükümleri
uygulanır.
Türkiye İş Kurumu tarafından düzenlenen meslek edindirme,
geliştirme ve değiştirme eğitimine katılan kursiyerler 5510 sayılı Kanunun 5
inci maddesinin (e) fıkrası gereğince 2008 yılı Ekim ayı başından itibaren
sigortalı sayılmışlardır. Bunlar hakkında iş kazası ve meslek hastalığı
sigortası hükümleri uygulanacak ve Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının
(a) bendi kapsamında sigortalı sayılacaklardır. Ancak, Türkiye İş Kurumu
tarafından düzenlenen meslek edindirme, geliştirme ve değiştirme eğitimine
katılan kursiyerler isteğe bağlı sigortalılık için gerekli şartları taşımaları
halinde isteğe bağlı sigortalı olabileceklerdir.
Kursiyerlerin sigortalı tesciline ilişkin bildirimleri ile
aylık prim ve hizmet belgesinin Kuruma verilmesine ilişkin işlemler Kurumumuz
ile Türkiye İş Kurumu arasında imzalanan protokol hükümleri doğrultusunda
yürütülecektir.
2.4. KVSK KAPSAMI DIŞINDA OLANLAR
2.4.1. 4/c Kapsamında Sigortalı Sayılanlar
5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a)
ve (b) bentlerine tabi olmayanlardan ilk defa 2008 yılı Ekim ayı başı
itibariyle kamu idarelerinin kadro ve pozisyonlarında çalışmaya başlayanlar
Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalı
sayılmışlardır.
2008 yılı Ekim ayı başından önce 5434 sayılı Kanuna göre
iştirakçi iken bu tarihten önce veya sonra görevinden ayrılanlar ile bunlardan
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (c)
bendine tabi olarak yeniden çalışmaya
başlayanlar hakkında 5510 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi gereğince
yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümleri uygulanmaya
devam edilecektir.
5510 sayılı Kanunun kısa vadeli sigorta kollarına ilişkin
hükümleri 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalı
sayılanlara bu kapsamda oldukları sürece uygulanmayacaktır.
2.4.2. Diğer KVSK Kapsamı Dışında Olanlar
5510 Sayılı Kanunun kısa ve uzun vadeli sigorta kolları
hükümlerinin uygulanmasında aşağıda sayılanlar sigortalı sayılmazlar.
a) İşverenin işyerinde ücretsiz çalışan eşi,
b) Aynı konutta birlikte yaşayan ve üçüncü derece dahil bu
dereceye kadar hısımlar arasında ve aralarına dışardan başka kimse
katılmaksızın, yaşadıkları konut içinde yapılan işlerde çalışanlar,
c) Ev hizmetlerinde ücretle ve sürekli olarak çalışanlar
hariç süreksiz olarak çalışanlar
d) Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi
kapsamında sigortalılıkları devam edenler hariç olmak üzere, muvazzaf askerlik
hizmetlerini er ve erbaş olarak yapmakta olanlar ile yedek subay okulu
öğrencileri,
e) Yabancı bir ülkede kurulu herhangi bir kuruluş tarafından
ve o kuruluş adına ve hesabına Türkiye'ye bir iş için gönderilen ve yabancı
ülkede sosyal sigortaya tâbi olduğunu belgeleyen kişiler ile Türkiye'de kendi
adına ve hesabına bağımsız çalışanlardan, yurt dışında ikamet eden ve o ülke
sosyal güvenlik mevzuatına tâbi olanlar,
f) Resmî meslek ve sanat okulları ile yetkili resmî
makamların izniyle kurulan meslek veya sanat okullarında ve yüksek okullarda
fiilen normal eğitim süreleri içinde yapılan, tatbikî mahiyetteki yapım ve
üretim işlerinde çalışan öğrenciler,
g) Sağlık hizmet sunucuları tarafından işe alıştırılmakta
olan veya rehabilite edilen, hasta veya malûller,
h) 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentleri
gereği sigortalı sayılması gerekenlerden 18 yaşını doldurmamış olanlar,[16]
i) Kamu idarelerinde ve Kanunun ek 5 inci maddesi kapsamında
sayılanlar hariç olmak üzere, tarım işlerinde veya orman işlerinde hizmet
akdiyle süreksiz işlerde çalışanlar ile tarımda kendi adına ve hesabına
bağımsız çalışanlardan; tarımsal faaliyette bulunan ve yıllık tarımsal faaliyet
gelirlerinden, bu faaliyete ilişkin masraflar düşüldükten sonra kalan tutarın
aylık ortalamasının, bu Kanunda tanımlanan prime esas günlük kazanç alt
sınırının otuz katından az olduğunu belgeleyenler ile 65 yaşını dolduranlardan
talepte bulunanlar,
j) Kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlardan gelir
vergisinden muaf olup, esnaf ve sanatkâr siciline kayıtlı olanlardan, aylık
faaliyet gelirlerinden bu faaliyetine ilişkin masraflar düşüldükten sonra kalan
tutarı, prime esas günlük kazanç alt sınırının otuz katından az olduğuna dair
beyanlarını içeren başvuruları dikkate alınarak, Esnaf ve Sanatkarlar Odaları
Birliği’nden alacakları muafiyet belgesi ile belgeleyenler,
k) Kamu idarelerinin dış temsilciliklerinde istihdam edilen
ve temsilciliğin bulunduğu ülkede sürekli ikamet izni veya bu devletin
vatandaşlığını da haiz bulunan Türk uyruklu sözleşmeli personelden, bulunduğu
ülkenin sosyal güvenlik kurumunda sigortalı olduğunu belgeleyenler ile kamu
idarelerinin dış temsilciliklerinde istihdam edilen sözleşmeli personelin
uluslararası sosyal güvenlik sözleşmeleri çerçevesinde ve temsilciliğin
bulunduğu ülkenin ilgili mevzuatının zorunlu kıldığı hallerde, işverenleri
tarafından bulunulan ülkede sosyal sigorta kapsamında sigortalı olanlar.
3. İŞ KAZALARI SİGORTASI
3.1. İŞ KAZASI SAYILAN HALLER
5510 Sayılı Kanunun 13 üncü maddesinin birinci fıkrasına
göre, iş kazası;
a) Kanunun 4 üncü maddesi birinci fıkrasının (a) bendi
kapsamında çalışan sigortalının;
1) İşyerinde bulunduğu sırada,
2) İşveren tarafından yürütülmekte olan iş dolayısıyla,
3) Görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi
nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,
4) Emziren kadın sigortalının, iş mevzuatına tabi olup
olmadığına bakılmaksızın yine bu mevzuatta belirtilen sürelerde çocuğuna süt
vermek için ayrılan zamanlarda,
5) İşverence sağlanan
bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında,
b) Kanunun 4 üncü maddesi birinci fıkrasının (b) bendi
kapsamında çalışan sigortalının ise;
1) İşyerinde bulunduğu sırada,
2) Yürütmekte olduğu iş nedeniyle işyeri dışında,
meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen
yada ruhen özre uğratan olaydır.
İş kazasının unsurları şunlardır;
1- Sigortalı Olma:
Kazaya uğrayanın 5510 sayılı Kanunun 4. maddesinin birinci
fıkrasının (a) veya (b) bendi kapsamında sigortalı sayılması gerekir. Sigortalı
sayılmayanların uğradıkları kazaların iş kazası sayılması düşünülemez. Bu
bağlamda Kanunun istisna hükmü "sigortalı sayılmayanlar" arasında yer
alan bir kimsenin uğradığı kaza iş kazası kabul edilmeyecektir.
Bununla birlikte Kanunun istisna hükmü içinde yer almamakla
beraber, sigortalı sayılmayan ancak, sosyal güvenlik destek primi kesilenler
ile iş kazası ve meslek hastalığı sigortalarına tabi tutulmuş olanlar da iş
kazası ve meslek hastalığı halinde, Sosyal Sigortalar Kanunu ile sağlanan
yardımlardan yine bu konuda yazılı şartlar ve esaslar dairesinde faydalanırlar.
Bunun gibi, 3308 sayılı Çıraklık ve Meslek Eğitimi Kanununun
"Meslek Kursları" başlığını taşıyan 37 nci maddesi kapsamındaki
kursiyerler, kursa devam ettikleri sürece, 3308 sayılı Kanunun, çırak ve
öğrencilere verdiği haklardan yararlandıklarından ve anılan Kanunun 25 nci
maddesindeki "Aday çırak, çırak ve işletmelerde meslek eğitimi gören
öğrencilere, sözleşmenin akdedilmesi ile 5510 sayılı Kanunun iş kazaları ve
meslek hastalıkları ... hükümlerinin uygulanacağı" hükmü karşısında,
bunların uğrayacakları kazalar da, iş kazası sayılacaktır.
İşe alınanlar kendiliğinden sigortalı sayılacaklarından,
işveren tarafından Kuruma bildirilmemiş olması, sigortalının maruz kaldığı olay
karşısındaki durumunu etkilemez. Bunun gibi, iş kazasının varlığı için
sigortalı olma dışında başka koşulların, örneğin; belli bir süreden beri
sigortalılık ya da belirli bir süre prim ödemiş olma koşululunun gerçekleşmesi
de aranmayacaktır. İşe girdikten birkaç saat sonra uğranılan kaza da, iş kazası
kabul edilebilecektir. Yine, sigortalının kasdı veya suç sayılır bir hareketi
sonucu olayın meydana gelmiş olması, iş kazası sayılma niteliğini ortadan
kaldırmayacaktır.
2- Kazaya Uğrama:
Borçlar hukuku açısından kaza, borçlunun kusur ve iradesi
dışında meydana gelen, önceden görülemeyen, kaçınılması mümkün olmayan, zarar
doğuran ve borçluyu sorumluluktan kurtaran herhangi bir olaydır.
Genel anlamda kaza, "Can ya da mal kaybına neden olan kötü
olay" şeklinde tanımlanır.
Hukuki açıdan ise biri geniş, diğeri dar olmak üzere iki
anlamı bulunmaktadır.
Geniş anlamda kaza: Ani bir şekilde ve istenilmeyerek bir
zararın doğumuna amil olan sebepler kompleksinin bütünüdür. Bu anlamdaki kaza
kavramına vücut bütünlüğünün ihlali ve ölüm dahil bulunduğu gibi, eşyaya
ilişkin zarar da dahildir.
Dar anlamda kaza: İnsan vücudunun zarar görmesi, bir başka
ifadeyle ölüm veya vücut bütülüğünün ihlalidir ve genellikle zarar gören
kişinin iradesi dışında, hariçten gelen, ani ve şiddetli bir müdahale sonucu
bedende meydana gelen bir arıza olarak tarif edilip, sınırlandırılmıştır.
İş kazaları açısından, bu dar anlamdaki kaza kavramı önem
taşır.
Dıştan gelen müdahale:
Sigortalıyı bedence ya da ruhça arızaya (zarara) uğratan
yahut ölümüne neden olan olayın, dıştan gelen bir etkenle meydana gelmiş olması
gerekir. Şu halde bir kazanın varlığından söz edebilmek için, kişinin bedeni
varlığının arızalı olmasından ileri gelen bir zarara maruz kalmamış olması
gerekir.
Dıştan gelen müdahale bir çok zaman kaza ile hastalığın
ayırımına yardımcı olmaktadır. Hastalık, harici bir müdahale olmadan meydana
gelen patolojik bir durumdur ve yavaş inkişaf eden olayların sonunda kendisini
belli ettirir. Her ne kadar mikroplar da, dıştan gelen bir müdahale olarak
mütalaa edilebilirse de, bu gibi özellikler üzerinde durulmamaktadır.
b) Ani Müdahale:
İş kazası, aniden veya çok kısa bir zaman aralığı içinde
meydana gelen bir nedenle, ortaya çıkan bir olaydır.
Müdahalenin ani oluşu genellikle kazanın nerede ve ne zaman
meydana geldiğinin tespitini kolaylaştırır. Bu gibi durumlarda kazanın meydana
geldiğinin ispatında da bir zorlukla karşılaşılmaz. Örneğin, otomobilin
çarpması, dokuma tezgahındaki mekiğin fırlaması gibi.
Ancak bazı hallerde, müdahalenin belirli bir süre devam
etmesi sonucu kazanın meydana geldiği de görülmektedir. Örneğin, zehirli gaz
teneffüsü sonucu boğulmalar, güneşin etkisiyle meydana gelen yaralar gibi
olaylar sonucunda da, kazanın meydana geldiği kabul edilmektedir. Belirtilen bu
gibi durumlarda genellikle, müdahalenin ani oluşu söz konusu olmasada, dıştan
bir müdahalenin varlığı ve bu müdahalenin kesintisiz devam etmesi aranmaktadır.
Bazen müdahale ani olmakta ve dışarıdan meydana gelmekte,
ancak etkilerini bir süre sonra göstermektedir. Örneğin, böcek, yılan, arı
soktuktan belli bir süre sonra arıza görülmektedir. Bu gibi hallerde, dıştan
gelen müdahalenin ani olduğu ve kazanın varlığı benimsenmektedir. Ancak dıştan
gelen müdahalenin etkilerinin bir süre sonra açığa çıktığı durumlarda, kazanın
vukuunun ispatlanması güçleşebilir. Bu gibi olaylarda gerçekleşen müdahale ile,
vücutta ortaya çıkan arıza arasındaki bağlantının ispatlanması gereği ortaya
çıkmaktadır.
Müdahalenin ani oluşu da, tıpkı dıştan gelen müdahale gibi hastalık ve kazayı
birbirinden ayıran bir unsur olarak değerlendirilmektedir.
3- Sigortalının
Uğradığı Kaza Sonucu Bedence ve Ruhça Bir Arızaya Uğraması:
Bir iş kazasından söz edebilmek için, sigortalının
karşılaştığı olay nedeniyle hemen veya sonradan, bedensel veya ruhsal bir
arızaya maruz kalmış olması gerekir. Arıza kavramı, bedensel veya ruhsal
arızaların tümünü kapsar. Uğranılan arızanın en azından sosyal sigorta
yardımlarının Kurumca sağlanmasını gerektirecek nitelik ve derecede olması
yeterli olacaktır. Bu ölçüde olmayan, örneğin, gündelik iş hayatında sıkça
karşılaşılan ufak tefek yara, bere ve sıyrıklar iş kazası olarak
nitelendirilmez. Bunların dışında kalan her türlü yaralanma, sakatlanma, kırık,
yanık, körlük ve sağırlık gibi dış organlarda meydana gelen arızalarla, iç
kanama, beyin sarsıntısı gibi iç organlardaki bedensel arızalar iş kazası
olarak kabul edilecektir. Olay sonucu sigortalının yaşamını yitirmesi de, hiç
kuşkusuz bir iş kazasıdır. Sigortalının uğradığı kaza nedeniyle ruhsal bir
arızaya uğraması da iş kazası kapsamına girer. Örneğin; akıl hastalığı, hafıza
kaybı, zihinsel yorgunluk, sürekli sinir bozuklukları iş kazası sayılır.
Sigortalının vücut bütünlüğüne ilişkin olmayan zararlar iş
kazası kavramı dışında kalır. Bu bağlamda eşyaya ilişkin zararlar, iş kazası
olarak nitelendirilmez.
4- Uygun İlliyet Bağının Bulunması:
5510 sayılı Kanunun 13. maddesinin iş kazasını, sigortalıyı
arızaya uğratan olay şeklinde nitelendirmiş olması, illiyet bağını iş kazasının
bir unsuru durumuna getirmiştir. Şu halde bir kaza olayının varlığı yeterli
değildir. Bir olayın iş kazası olarak nitelendirilebilmesi için uygun illiyet
bağının varlığı gereklidir.
İlliyet bağı iş kazaları açısından iki yönde kurulabilir.
Sigortalının gördüğü iş ile kaza arasında;
Sigortalının gördüğü iş ile meydana gelen kaza arasında bir
bağın mevcudiyeti gereklidir. Uğranılan kazanın, görülen iş dolayısıyla meydana
gelmesi durumunda işle-kaza arasında illiyet bağının var olduğu kabul
edilmektedir.
Örneğin;
-İtfaiyede çalışan sigortalının hareket yeteneğini muhafaza
edebilmek için yaptığı beden eğitimi sırasında ayağının takılması ile düşmesi
ve yaralanması,
- Mezbaha işyerinde, haftada iki gün gelip kesim yaparak
çalışan sigortalının, o gün sarhoş durumda çalışırken, bıçağı bacağına saplayıp
kan kaybından ölümü gibi.
b) Kaza olayı ile uğranılan zarar arasında;
Kaza ile sigortalının uğramış bulunduğu bedensel veya ruhsal
arıza arasında bir ilişkinin bulunması, başka bir ifadeyle, neden ile sonuç
arasında bir bağın varlığı gereklidir. Yaşamın karmaşık olayları içinde bu
yöndeki illiyet bağının saptanması her zaman kolay değildir. Herşeyden önce,
buradaki illiyet uygun illiyettir. Olayların normal akışına ve genel yaşam
deneyimlerine göre gerçekleşen türden zararlı bir sonucu meydana getirmeye elverişli
ya da böyle bir sonucun meydana gelmesini kolaylaştıran nedene uygun neden, bu
nedenle sonuç arasındaki bağa da, uygun illiyet bağı denilmektedir. Eğer
sigortalının uğradığı zarar, olayların doğal akışına göre, faaliyetin
beklenilmeyecek bir sonucu ise, bu durumda uygun illiyet bağından söz edilemez.
Örneğin, işyerinde çalışırken güneş çarpması sonucu hastaneye kaldırılan ve
tedaviye alınan sigortalının, hastanede tedavi görürken tam iyileştiği sırada
kalp kirizinden ölmesi, göğsüne dolanan ip dolayısıyla göğsü şişen fakat aylar
sonra kronik kalp yetmezliğinden ölen madencinin ölüm olaylarında kaza ile
sonuç (ölüm olayı) arasında bir illiyet bağından, dolayısıylada bir iş
kazasının varlığından söz edilemez.
Kaza sonucu arıza ya da ölüm gerçekleşebilir. Ölüm ile kaza
arasında illiyet bağının bulunması şarttır. Örneğin; işyeri sahasına demir
aktaran vinçte işaretçi ve yükleyici olarak görev yapmakta olan (A) ve (B)
isimli iki sigortalının, yükleme sırasında vincin ani hareketi sonucu kazaya
maruz kaldıkları, sigortalılardan (A)'nın bacağında parçalı kırık oluştuğu ve
hastanede ameliyata alınırken aşırı dozda narkoz sonucu öldüğü, sigortalı
(B)'nin ise karın bölgesine aldığı darbe dolayısıyla iç kanama geçirdiği ancak
sağlık görevlilerinin durumu geç farketmelerinden
ötürü kan kaydından öldüğü tespit edilen olayda, sigortalı (A) için ölümle
sonuçlanan bir iş kazasından söz etmek mümkün değil iken, (B)'nin geçirdiği
kazanın ölümlü iş kazası olduğunun kabulü gerekir.
İş kazası sayılma hal ve durumları aşağıdaki gibidir;
1) İşyerinde
bulunduğu sırada
Sigortalıların iş yerinde bulunduğu sırada meydana gelen
olaylar iş kazası sayılacaktır. İşyeri, 5510 sayılı Kanunun 11 inci maddesinde,
sigortalı sayılanların maddî olan ve olmayan unsurlar ile birlikte işlerini
yaptıkları yerler olarak tanımlanmış olup, işyerinde üretilen mal veya verilen
hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında
örgütlenen işyerine bağlı yerler, dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku,
yıkanma, muayene ve bakım, beden veya meslek eğitimi yerleri, avlu ve büro gibi
diğer eklentiler ile araçlar da işyerinden sayılmıştır.
Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada meydana gelen
olayların yapılan işle ilgili olup olmadığına bakılmaksızın iş kazası sayılması
gerekmektedir.
Örneğin;
- Sigortalıların avluda yürürken düşmesi,
- Dinlenme saatinde top oynarken ayağının burkulması,
- Bahçede meyve ağacından meyve toplarken düşmesi,
- Tarlada çalışır iken traktör ile kaza geçirmesi,
- Yemekhanede yemek yerken elini kesmesi,
- Dinlenme odasında dinlenirken sobadan zehirlenmesi,
- İşyerinde intihar etmesi,
- İşyeri sınırları içinde bulunan havuzda boğularak ölmesi,
- Ücretli izinli bulunduğu sırada çalıştığı işyerindeki
arkadaşlarını ziyaret için geldiğinde kaza geçirmesi,
- Araçlarla çalışanların bu araçlarda geçirecekleri kazalar,
İş kazası olarak kabul edilecektir.
Ancak, Kanunun 11 inci maddesindeki; “sigortalının işini
yaptığı yer” ifadesinden sigortalının fiilen çalıştığı yani esas işini gördüğü
yerin anlaşılması gerekmektedir. Aynı
maddenin ikinci fıkrası hükmüne göre de işin niteliği bakımından işyerine bağlı
bulunan yerlerle diğer eklentilerin de işyerinden sayılması gerektiğinden maden
işletmeleri, karayolları, demiryolları gibi işletmelerde çalışanların esas
işini gördüğü yerden tamamen ayrı bir bölgede ve işin yürütümü ile ilgili
olmaksızın bulunduğu sırada meydana gelen bir kazanın, olayın sadece işyeri
sınırları içinde meydana gelmesinden dolayı iş kazası sayılmasına imkân
bulunmamaktadır.
Diğer taraftan, dışardan bir etki veya herhangi bir olayla
ilgili olmaksızın işyerinde geçirdiği bir kalp krizi veya başka bir hastalık
nedeniyle vefat eden sigortalının ölümünün iş kazası olarak kabulüne imkan
bulunmamaktadır.
2) Yürütülmekte olan iş nedeniyle
İşverenleri tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle
işyerinde veya işyeri dışında meydana
gelen kazalar iş kazası olarak sayılmaktadır.
İşçiler bakımından “işverenleri tarafından yürütülmekte
olunduğu iş” ifadesiyle, sigortalının işyerinde veya işyeri dışında meydana
gelen kazanın işverenin görevlendirmesi veya işin niteliği gereği yapıldığı
sırada karşılaşabileceği kaza riskine karşı teminat altına alınmaktadır.
Örneğin;
- Torna atölyesinde çalışan sigortalının elini torna
makinesine kaptırması,
- Tarlada çalışan sigortalının ilaçlama yaparken
zehirlenmesi,
- Tarlada çalışan sigortalının traktörü devirerek
yaralanması,
- İşverene ait traktör ile tarlaya giderken yolda traktör
ile kaza geçirmesi,
- Beyaz eşya tamir bakım servis işyerinde çalışan
sigortalının buzdolabı tamiri için gittiği binada dengesini kaybederek düşmesi
sonucunda yaralanması,
gibi olaylar işlerin yürütümü sırasında ve çalışma konusunda
meydana geldiğinden iş kazası sayılması gerekmektedir.
3) İşveren tarafından görev ile başka bir yere gönderilmesi
Sigortalının işveren tarafından görev ile başka bir yere
gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda meydana gelen
kazalar iş kazası sayılması gerekmektedir. Burada göz önünde bulundurulması
gereken husus, meydana gelen kazanın işverenin sigortalıya vermiş olduğu
görevle ilgili olup olmadığı, görevin yapılması için geçen süre içinde meydana
gelip gelmediğinin tespitine bağlı bulunmaktadır.
Örneğin; işveren tarafından, işyerinde çalışan bir
sigortalının işverenin evindeki bir malzemeyi almak üzere görevlendirilmesi
halinde işverenin evine sigortalının gidip gelmesi sırasında uğradığı, muhasebe
bürosunda çalışan sigortalının işvereni tarafından mükellefin hesaplarını
kontrol etmek için görevlendirilmesi halinde sigortalının bu iş için gidip
gelmesi sırasında ve mükellefin bulunduğu yerde çalışması sırasında meydana
gelen olayların iş kazası sayılması gerekmektedir.
Ancak, görevli olarak gönderilen sigortalının görev konusu
ile ilgili olmayan ve görevinin dışında meydana gelen kazalar iş kazası
sayılmaz. Bu nedenle görevli gönderilen sigortalının işi dışında eğlenmek için
gittiği sinema veya gece kulübünde herhangi bir nedenden dolayı uğradığı
kazanın iş kazası olarak kabul edilmesi mümkün değildir.
4) Emziren kadın sigortalının çocuğuna süt vermek için
ayrılan zamanlarda
Emziren kadın sigortalının çocuğuna süt vermek için ayrılan
zamanlarda geçirdiği kazalar da iş kazası sayılmaktadır. Sigortalıların, 4857
sayılı İş Kanununun 74 üncü maddesine istinaden bir yaşına kadar, çocuklarını
emzirmeleri için bu Kanunda belirtilen sürelerde sigortalının işveren
tarafından ayrılan emzirme odasında veya çocuğun bulunduğu yer ile bu yere
gidiş geliş sırasında ve emzirme sürelerinde geçirdiği kazalar iş kazası
sayılacaktır.
Örneğin; kadın sigortalının çocuğunu emzirmek için
belirlenen zamanda işyerindeki emzirme odasında merdivenden düşmesi sonucu
meydana gelen kaza, çocuğun bulunduğu yere gidiş-gelişi esnasında geçirdiği
trafik kazaları iş kazası sayılmalıdır.
5) İşverence sağlanan taşıtla işin yapıldığı yere gidiş ve
gelişi sırasında
Sigortalıların işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı
yere gidiş-gelişi sırasında meydana gelen kazalar iş kazası sayılmaktadır.
Burada önemli olan;
- İşverence sağlanan bir taşıtın bulunması ve
- Sigortalıların işin yapıldığı yere getirilip götürülmeleri
keyfiyetidir.
Örneğin;
- İşverenin kiraladığı bir minibüs veya işyerine ait servis
aracı ile sigortalıların sabah evlerinden işyerine, işin bitiminde de
işyerlerinden evlerine getirilip götürülmeleri sırasında meydana gelen trafik
kazası,
- Tam olarak durmamış araçtan sigortalının inerken düşerek
yaralanması,
- Araç içinde herhangi bir nedenle meydana gelen olay,
İş kazası sayılması gerekmektedir.
Ancak, sigortalının işe gitmek için bindiği servis aracından
indikten sonra yolun karşı tarafında bulunan işyerine geçmek için yolu geçerken
uğradığı trafik kazası, sigortalının getirilip götürülme hali sona ermesi
nedeniyle iş kazası sayılamayacaktır.
3.2. İŞ KAZASININ BİLDİRİMİ VE BİLDİRİM SÜRESİ
İş kazası, 5510 Sayılı Kanunun 13 üncü maddesinin ikinci
fıkrasına göre, 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde sayılan
sigortalılar ile Kanunun 5 inci maddesinin (a) ve (c) bendinde sayılan
sigortalıların iş kazası geçirmeleri halinde işverenleri, Kanunun 5 inci
maddesinin (b) ve (e) bentlerinde belirtilen sigortalıların iş kazası
geçirmeleri halinde ise, eğitim veya staj gördükleri işyeri işverenleri
tarafından kazanın olduğu yerdeki yetkili kolluk kuvvetlerine derhal, Kuruma en
geç kazadan sonraki üç iş günü içinde, Kanunun 5 inci maddesinin (g) bendinde
sayılan sigortalının iş kazası geçirmesi halinde, işvereni tarafından kazanın
olduğu ve ülkemiz ile sosyal güvenlik sözleşmesi bulunmayan ülkelerdeki yerel
kolluk kuvvetlerine derhal, Kuruma ise en geç kazadan sonraki üç iş günü içinde
bildirilir.
İş kazası, 5510 Sayılı Kanunun 13 üncü maddesinin ikinci
fıkrasına göre, 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında olan
sigortalıların iş kazası geçirmeleri halinde; bir ayı geçmemek şartıyla kendisi
tarafından geçirdiği iş kazasına ilişkin rahatsızlığının bildirimine engel
olmadığı günden sonraki üç iş günü içinde Kuruma bildirilir.
Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği Ek-7’de yer alan iş
kazası ve meslek hastalığı bildirgesini vermekle yükümlü olanlar e-Sigorta ile
Kuruma bildirir veya doğrudan ya da posta yoluyla da ilgili üniteye
gönderebilir.
Adi posta veya kargo ile yapılan bildirimlerde Kurum
kayıtlarına intikal tarihi, taahhütlü, iadeli taahhütlü veya acele posta ile
yapılan bildirimlerde de postaya veriliş tarihi esas alınır. Bildirim için
tanınan sürede resmi tatil günlerine rastlayan günler üç iş günü hesabında
dikkate alınmaz.
5510 Sayılı Kanunun 4. maddesinin birinci fıkrasının (b)
bendindeki sigortalıların bildirim yapmaya engel durumlarını hekim raporu ile
veya mücbir sebep olayını belgelemeleri şarttır.
5510 Sayılı Kanunun 4. maddesinin birinci fıkrasının (a)
bendinde belirtilen sigortalıların iş kazası geçirmeleri halinde, belirtilen
sürelerde işverence bildirim yapılmaması durumunda, bildirimin Kuruma yapıldığı
tarihe kadar sigortalıya ödenecek geçici iş göremezlik ödeneği Kurumca
işverenden tahsil edilir.
5510 Sayılı Kanunun 4. maddesinin birinci fıkrasının (a)
bendi kapsamındaki sigortalıların, işverenin kontrolü dışındaki yerlerde iş
kazası geçirmeleri halinde, iş kazası ile ilgili bilgi alınmasına engel olacak
durumlarda, iş kazasının öğrenildiği tarihten itibaren bildirim süresi üç iş
günüdür.
Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi
kapsamında sigortalı olanların iş kazası geçirmeleri ve belirtilen sürede
bildirilmemesi halinde, bildirim
tarihine kadar geçen süre için yapılacak geçici iş göremezlik ödeneği ödenmez.
Bildirim tarihinden sonraki sürelere ait geçici iş göremezlik ödeneği ödenir.
4. İŞ KAZASINDAN SAĞLANAN HAKLAR
İş kazası sigortasından sağlanan haklar şunlardır:
a) Sigortalıya, geçici iş göremezlik süresince günlük geçici
iş göremezlik ödeneği verilmesi.
b) Sigortalıya sürekli iş göremezlik geliri bağlanması.
c) İş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının
hak sahiplerine, gelir bağlanması. (Ölüm Geliri)
d) Gelir bağlanmış olan kız çocuklarına evlenme ödeneği
verilmesi.
e) İş kazası ve meslek hastalığı sonucu ölen sigortalı için
cenaze ödeneği verilmesi.
4.1. GEÇİCİ İŞ GÖREMEZLİK ÖDENEĞİ
Geçici iş göremezlik, sigortalının iş kazası, meslek
hastalığı, hastalık ve analık hâllerinde Kurumca yetkilendirilen hekim veya
sağlık kurulu raporlarında belirtilen istirahat süresince geçici olarak
çalışamama hâlidir.
Geçici iş göremezlik ödeneği, iş kazası, meslek hastalığı,
hastalık ve analık hâllerinde Kanunda belirtilen geçici iş göremezlik
sürelerinde verilen ödenektir.
Sigortalının iş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle
istirahatli duruma düşmesi halinde, işçiye geçici iş göremezlik süresince günlük
geçici iş göremezlik ödeneği verilmektedir. Başka bir ifadeyle iş kazasının
olduğu veya meslek hastalığının başladığı günden itibaren sigortalıya geçici iş
göremezlik ödeneği verilmektedir. Ayrıca bu durumlarda işçinin belli bir süre
prim ödemiş olma şartı da aranmamaktadır. Burada da Kurumca yetkilendirilen
hekim veya sağlık kurullarından istirahat raporu alınmış olması gerekmektedir.
Örneğin; İşçi (A) inşaat işyerinde çalışmakta iken düşerek
bacağını kırmıştır. Hastaneye giden işçi (A)’nın ayağı alçıya alınmış ve sağlık
kurulu tarafından 1 ay istirahat raporu verilmiştir. Bu durumda işçi (A)’nın
daha önceden ne kadar süre ile prim yatırdığına bakılmaksızın 1 aylık süre için
geçici iş göremezlik ödeneği alması gerekmektedir.
4.1.1. Sigortalılara Verilecek Olan İstirahatlara İlişkin
Koşullar
İstirahat raporlarının Kurumla sözleşmeli sağlık hizmeti
sunucuları tarafından düzenlenmesi şarttır. Kurumla sözleşmesiz sağlık hizmeti
sunucuları tarafından verilen ve istirahat süresi 10 günü geçmeyen raporlar, Kurumla
sözleşmeli resmî sağlık hizmeti sunucusu hekimi tarafından, 10 günü aşan
raporlar ise Kurumla sözleşmeli resmî sağlık hizmeti sunucusu sağlık kurulunca
onandığı takdirde geçerli olur.
Ayaktan tedavilerde sigortalıya tek hekim raporu ile bir
defada en çok 10 gün istirahat verilebilir. İstirahat sonrasında kontrol
muayenesi raporda belirtilmiş ise toplam süre yirmi günü geçmemek kaydı ile
istirahat uzatılabilir. Yirmi günü aşan istirahat raporları sağlık kurulunca
verilir. Sağlık kurulunun ilk vereceği istirahat süresi sigortalının tedavi
altına alındığı tarihten başlamak üzere altı ayı geçemez. Tedaviye devam
edilmesi hâlinde malullük hâlinin önlenebileceği veya önemli oranda
azaltılabileceği sağlık kurulu raporu ile tespit edilirse bu süre uzatılır.
Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi
kapsamında olup, işverenleri tarafından yurtdışında görevlendirilen
sigortalılar ile Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi
kapsamında bulunan ve yürütmekte oldukları iş veya çalışma konuları nedeniyle
yurtdışında bulunan sigortalılara ve Kanunun 5 inci maddesi (g) bendi
kapsamındaki sigortalılara ülkemiz ile sosyal güvenlik sözleşmesi bulunmayan
ülkelerdeki tedavileri sonucu verilen istirahat raporlarının ilgili ülke
mevzuatına uygun olduğunun ülkemiz dış temsilciliklerince onanması hâlinde,
Kurumca yetkilendirilen hekim ve sağlık kurullarının ayrıca onayı aranmaz.
Kurumca yetki tanınan işyeri hekimi bir kerede en fazla 2
gün istirahat verebilir.
İstirahat raporlarında sigortalının çalışıp çalışamayacağı
veya kontrol muayenesinin yapılıp yapılmayacağı hususu belirtilir. İstirahat
raporunun bir nüshası işyerlerine ibraz edilmesi için sigortalılara verilmek,
bir nüshası Kuruma gönderilmek üzere en az iki nüsha olarak düzenlenir.
Kurumca yetkilendirilen tek hekim veya sağlık kurulu
tarafından verilecek istirahatlar, örneği Kurumca belirlenecek belgenin
doldurulması veya elektronik ortamda düzenlenmesi suretiyle verilir.
Kurumla sözleşmeli sağlık hizmeti sunucularınca, geçici iş
göremezlik belgeleri ile sağlık kurulu raporlarının birer nüshası düzenlendiği
tarihten itibaren üç iş günü içinde sigortalının iş yerinin kurulu bulunduğu
sosyal güvenlik il müdürlüklerine/ sosyal güvenlik merkezlerine, sözleşmeli
ülke sigortalısının belgeleri ise sağlık yardımı belgesini düzenleyen sosyal
güvenlik il müdürlüklerine/ sosyal güvenlik merkezlerine gönderilir.
Ülkemizin taraf olduğu sosyal güvenlik sözleşmeleri
hükümleri çerçevesinde akit ülke sigorta kurumu mevzuatına göre düzenlenen ve
sözleşmenin uygulanmasına ilişkin formülerlerle Kuruma bildirilen istirahat
raporları aynen kabul edilir.
Ülkemiz ile sosyal güvenlik sözleşmesi bulunan ülke sosyal
güvenlik kurumları sigortalılarının, muayene ve tedavileri sonucu düzenlenecek
istirahat veya sağlık kurulu raporlarında bu Yönetmelikte belirlenmiş usul ve
esaslar uygulanır. Bu raporların, akit ülke sosyal güvenlik kurumlarına intikal
ettirilebilmesi için Kuruma verilmesi zorunludur.
211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununa tabi
personel için verilecek istirahat raporları usul ve esasları, Millî Savunma
Bakanlığının görüşü alınarak Kurumca belirlenir.
4.1.2. Geçici İş Göremezlik Ödeneğinin Ödenme Süresi
Geçici iş göremezlik ödeneği;
i) İş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle iş göremezliğe
uğrayan sigortalıya her gün için,
ii) Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi
ile 5 inci maddesi kapsamındaki sigortalılardan hastalık sigortasına tabi
olanların, hastalık sebebiyle iş göremezliğe uğramaları hâlinde, iş
göremezliğin başladığı tarihten önceki bir yıl içinde en az doksan gün kısa
vadeli sigorta primi bildirilmiş olması şartıyla geçici iş göremezliğin üçüncü
gününden başlamak üzere her gün için,
iii) 6111 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik uyarınca; 4
üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi ile (b) bendinde belirtilen
muhtarlar ile aynı bendin (1), (2) ve (4) numaralı alt bentleri kapsamındaki
sigortalı kadının, erken doğum yapması halinde doğumdan önce kullanamadığı
çalıştırılamayacak süreler ile isteği ve hekimin onayıyla doğuma üç hafta
kalıncaya kadar çalışması halinde, doğum sonrası istirahat süresine eklenen
süreler için[17],
verilir.
Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine
göre sigortalı sayılanlara, iş kazası veya meslek hastalığı ya da analık
hâllerinde genel sağlık sigortası dâhil prim ve prime ilişkin her türlü
borçlarının ödenmiş olması şartıyla yatarak tedavi süresince veya yatarak
tedavi sonrası bu tedavinin gereği olarak istirahat raporu aldıkları sürede her
gün için geçici iş göremezlik ödeneği verilir. Ancak yukarıdaki (c) bendine
göre doğum öncesi ve sonrası geçici iş göremezlik ödeneği ödenebilmesi için
yatarak tedavi şartı aranmaz.
4.1.3. Geçici İş Göremezlik Ödeneğinin Hesaplanması
İş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve sigortalı kadının
analığı halinde, verilecek geçici iş göremezlik ödeneği, yatarak tedavilerde
Kanunun 17 nci maddesine göre hesaplanacak günlük kazancının yarısı, ayaktan
tedavilerde üçte ikisidir.
İş kazaları ile meslek hastalıkları, hastalık ve analık
sigortalarında, yeniden tespit edilen alt sınırların altında günlük kazanç
üzerinden ödenek alanların veya almaya hak kazanmış yahut kazanacak olanların
bu ödenekleri, günlük kazancın alt sınırındaki değişikliklerin yürürlüğe
girdiği tarihten başlayarak, yükseltilmiş günlük kazançların alt sınırına göre
artırılacağından alt sınırın arttığı tarihten evvel geçici iş göremezliğe
uğrayan ve geçici iş göremezlik durumları bu tarihten sonra da devam edenlerin,
geçici iş göremezlik ödeneği hesabına esas alınan günlük kazançları yeniden tespit
edilen alt sınır üzerinden hesaplanarak ödenir.
Bir sigortalının, aynı zaman içinde ve aynı sigortalılık
hâline tabi olacak şekilde birden fazla işyerinde çalışması hâlinde, ödeneklere
esas tutulacak günlük kazancının tespitinde, üst sınır dikkate alınarak her bir
işyeri için ayrı ayrı bulunacak günlük kazançların toplamı ödeneğe esas günlük
kazancını oluşturur. Ayrıca, bir sigortalıda iş kazası, meslek hastalığı,
hastalık ve analık hâllerinden birkaçı birleşirse geçici iş göremezlik
ödeneklerinden en yükseği verilir.
Sürekli iş göremezlik geliri bağlanmış sigortalılardan, aynı
özürlülük veya meslek hastalığı nedeniyle istirahat raporu alanlara, yazılı
istek tarihinden itibaren Kanunun 18 inci maddesine göre hesaplanacak bir
günlük geçici iş göremezlik ödeneği ile aylık sürekli iş göremezlik gelirinin
otuzda biri arasındaki fark, her gün için geçici iş göremezlik ödeneği olarak
verilir.
4.1.4. Geçici İş Göremezlik Ödeneği Ödenme Usulü
Geçici iş göremezlik ödeneği, buna ilişkin belge veya
bilgilerin Kuruma intikalini takip eden yedi iş günü içinde geçmiş süreler için
sigortalıların kendilerine, kanunî temsilcilerine, vekillerine veya
sigortalının banka hesap numarasına ya da PTT Bank Şubelerine ödenmesi
hususunda Kurum yetkilidir. Ancak, on günü aşan istirahat sürelerinde ödemeler,
asgari on günlük tutar kadar yapılır.
Geçici iş göremezlik ödeneğinin ödenmesi esnasında Kanunun 4
üncü maddesinin birinci fıkrası (a) bendi kapsamındaki sigortalının;
a) İstirahatlı olduğu dönemde işyerinde çalışıp çalışmadığı,
b) Kazanç hesabına giren döneme ilişkin aylarda, prim,
ikramiye ve bu nitelikteki arızi ödemeler,
c) Viziteye çıktığı/istirahatın başladığı tarih itibarıyla
prim ödeme hâlinin devam edip etmediği,
ç) Sigortalının PTT bank veya banka hesap numarası ile T.C.
kimlik numarası,
işveren tarafından Kuruma bildirilir. Bu bildirim yazılı
olarak yapılabileceği gibi elektronik ortamda da yapılabilir.
Sigortalının, geçici iş göremezlik ödeneği almasına esas
istirahat raporu süresi içinde, sigortalılık hâlinin herhangi bir nedenle sona
ermesi hâlinde istirahat süresince geçici iş göremezlik ödeneği ödenmeye devam
edilir.
Yukarıdaki sürelerin hesabında Kanunun 24 üncü maddesinde
düzenlenen kısa vadeli sigorta kollarında dikkate alınmayan sürelere ilişkin
Kurumda mevcut bilgiler ile sigortalılar tarafından ibraz edilen belgelere göre
tespit edilecek süreler bilgi işlem ortamında kaydedilir.
Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrası (b) bendi
kapsamındaki sigortalılar sadece, istirahat raporlarıyla birlikte PTT bank veya
banka hesap numaralarını Kuruma bildirirler, bunlardan Kurumca çalışmadığına
dair beyan dışında bilgiler istenmez.
4.1.5. Geçici İş Göremezlik Ödeneğine Esas Tutulacak Günlük
Kazanç
İş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık hallerinde
verilecek ödeneklerin veya bağlanacak gelirlerin hesabına esas tutulacak günlük
kazanç; iş kazasının veya doğumun olduğu tarihten, meslek hastalığı veya
hastalık halinde ise iş göremezliğin başladığı tarihten önceki oniki aydaki son
üç ay içinde Kanunun 80 inci maddesine göre hesaplanacak prime esas kazançlar
toplamının, bu kazançlara esas prim ödeme gün sayısına bölünmesi
suretiyle hesaplanır.
Oniki aylık dönemde çalışmamış ve ücret almamış olan
sigortalı, çalışmaya başladığı ay içinde iş kazası veya meslek hastalığı
nedeniyle iş göremezliğe uğrarsa verilecek ödeneklerin veya bağlanacak
gelirlerin hesabına esas günlük kazanç; çalışmaya başladığı tarih ile iş
göremezliğinin başladığı tarih arasındaki sürede elde ettiği prime esas günlük
kazanç toplamının, çalıştığı gün sayısına bölünmesi suretiyle; çalışmaya
başladığı gün iş kazasına uğraması halinde ise aynı veya emsal işte çalışan
benzeri bir sigortalının günlük kazancı esas tutulur.
4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi gereği
sigortalı sayılanların ödenek veya gelire esas günlük kazançlarının hesabında:
a) Prim, ikramiye ve bu nitelikteki arızi ödemeler dikkate
alınmış ise ödenek ve gelire esas alınacak günlük kazanç, ücret toplamının
ücret alınan gün sayısına bölünmesiyle hesaplanacak günlük kazanca, % 50
oranında bir ekleme yapılarak bulunan tutardan çok olamaz.
b) İdare veya yargı mercilerince verilen karar gereğince
yapılan ücret, ikramiye, zam, tazminat ve bu mahiyetteki ödemelerden, ödenek ve
gelirin hesabına esas alınan üç aylık dönemden önceki aylara ilişkin olanlar
dikkate alınmaz.
Meslek hastalığı, sigortalının sigortalı olarak çalıştığı
son işinden ayrıldığı tarihten bir yıl geçtikten sonra meydana çıkmış ise,
günlük kazancı bu son işinden ayrıldığı tarih esas alınarak yukarıdaki
fıkralara göre hesaplanır.
İş kazası ile meslek hastalığı sigortasından bağlanacak
gelirlere esas tutulacak aylık kazanç, yukarıdaki hükümlere göre hesaplanacak
günlük kazancın otuz katıdır.
Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi
kapsamındaki sigortalılar için aylık prime esas kazanç, Kanunun 82 inci
maddesine göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırı ile üst sınırı
arasında kalmak şartı ile kendileri tarafından beyan edilecek günlük kazancın
otuz katı olduğundan, geçici iş göremezlik ödeneğinde esas alınacak tutarların hesabı buna göre yapılır.
4.2. SÜREKLİ İŞ GÖREMEZLİK GELİRİ
4.2.1. Şartları ve Çeşitleri
Sürekli iş göremezlik geliri, iş kazası veya meslek
hastalığı sonucu oluşan hastalık ve özürler nedeniyle Kurumca yetkilendirilen
sağlık hizmeti sunucularının sağlık kurulları tarafından verilen raporlara
istinaden Kurum Sağlık Kurulunca meslekte kazanma gücü en az %10 oranında
azalmış bulunduğu tespit edilen sigortalıya bağlanır.
Buna göre bir sigortalıya sürekli iş göremezlik geliri
ödenebilmesi için;
İş kazası veya meslek hastalığı sonucu oluşan hastalık ve
özürlerin bulunması,
Söz konusu hastalık ve özürlerin Kurumca yetkilendirilen
sağlık hizmeti sunucularının sağlık kurulları tarafından verilen raporlara
istinaden belirlenmesi,
Kurum Sağlık Kurulunca meslekte kazanma gücünün en az %10
oranında azalmış bulunduğunun tespit edilmesi,
gerekmektedir.
Sürekli iş göremezliğe yönelik tespitin yapılması için
sigortalının varsa ilk işe giriş sağlık raporu, iş kazası ve meslek hastalığı
bildirim belgesi, olayın Kanun’a göre iş kazası olup olmadığı veya sigortalının
meslek hastalığına yakalandığı işyerine ait çalışma şartlarını net olarak
belirtir soruşturma raporu ve tutanaklar, çalışır veya çalışamaz raporu, geçici
iş göremezlik ödeneği belgesi, iş kazasından sonra veya meslek hastalığının
tedavisi için başvurduğu hastanelerden alınan epikrizler ile tedavisi
tamamlanıp bulguları sekel halini aldıktan sonra, son durumunu gösterir sağlık
kurulu raporu ve dayanağı tüm belgelerin Kurum Sağlık Kurulu’nca incelenmesi
gerekmektedir. Sağlık Kurulu, Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı
Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği’nde belirlenen usul ve esaslara göre
sigortalıların çalışma gücü veya meslekte kazanma gücü kayıp oranını tespit
eder.
Sürekli iş göremezlik tam ve kısmi iş göremezlik olarak
ikiye ayrılır. Tam iş göremezlik, sigortalının mesleğinde hiç çalışamaması
durumunu anlatır. Bir başka deyişle, tam iş göremez durumundaki sigortalının
meslekte kazanma gücündeki kayıp oranı % 100’dür. Sigortalının mesleğinde
kazanma gücünün kısmen azalmış olması ise kısmi iş göremezlik olarak
adlandırılır. Bu durumda, kısmi iş göremezlik, meslekte kazanma gücünün
en az % 10, en fazla %99,99 yitirildiğini gösterir. Meslekte kazanma
gücündeki kayıp oranı % 10’un altında olan sigortalı, sürekli iş göremez
durumuna girmediğinden sürekli iş göremezlik gelirine de hak kazanamaz.
4.2.2. Sürekli İş Göremezlik Gelirinin Hesaplanması
4/a kapsamında sigortalı olanlar açısından iş kazası ve
meslek hastalığı sigortasından hak kazanılan gelirlerin hesaplanmasında;
- Günlük kazanç hesabına giren son takvim ayı
2008/Ekim (hariç) öncesi olanların gelirleri 506 sayılı Kanun’un mülga
hükümlerine,
- Günlük kazanç hesabına giren son takvim ayı
2008/Ekim (dahil) sonrası olanların gelirleri 5510 sayılı Kanunla
getirilen yeni sisteme
göre hesaplanır.
Gelir sigortalının;
Tam iş göremezliği halinde; Günlük kazanç x 30 x %70
veya kısaca GK x 21,
Kısmi iş göremezliği halinde ise Günlük kazanç x 30 x
%70 x Sürekli İş Göremezlik Derecesi (SİD) veya kısaca GK x 21 x SİD
formüllerine göre hesaplanır.
Sürekli kısmi iş göremezlikte sigortalıya bağlanacak gelir,
tam iş göremezlik geliri gibi hesaplanarak bunun iş göremezlik derecesi
oranındaki tutarı kendisine ödenir.
Örneğin, günlük kazancı 30 TL olarak hesaplanan ve sürekli
iş göremezlik derecesi % 45 olarak tespit edilen sigortalıya;
Gelir= 30 x 21 = 630 x % 45 = 283,50 TL gelir
bağlanır.
Sigortalının başkasının bakımına muhtaç olması durumunda %
70 olan gelir bağlama oranı % 100 olarak dikkate alınır ve Gelir = GK x 30 x
%100 x SİD formülüne göre hesaplanır.
Bu şekilde hesaplanan gelir, günlük kazanç hesabına giren
son takvim ayı itibariyle hesaplanan gelir olup, günlük kazanç hesabına giren
son ay ile gelir başlangıç tarihi arasında 5510 sayılı Kanun’un 55. maddesinin
ikinci fıkrası hükmüne göre artırılarak belirlenir.
Son takvim ayı ile gelir başlangıç tarihi yılın ilk altı
aylık döneminde ise Ocak ödeme dönemi için aylıklara uygulanan artış oranı
kadar, son takvim ayı ve gelir başlangıç tarihi yılın ikinci altı aylık
döneminde ise, Ocak ödeme dönemi artışı uygulanmaksızın Temmuz ödeme dönemi
için aylıklara uygulanan artış oranı kadar, son takvim ayı yılın ilk altı aylık
döneminde, gelir başlangıç tarihi yılın ikinci altı aylık döneminde ise
hesaplanan gelir hem Ocak ödeme dönemi hem de Temmuz ödeme döneminde aylıklara
uygulanan artış oranı kadar artırılarak, sigortalının başlangıç tarihindeki
geliri hesaplanır.
Sigortalının gelirinin hesaplanmasına esas günlük kazancı;
iş kazasının olduğu veya meslek hastalığı halinde ise iş göremezliğin
başladığı tarihten önceki on iki aydaki son üç ay içinde 5510 sayılı
Kanun’un 80. maddesine göre hesaplanacak prime esas kazançlar toplamının,
bu kazançlara esas prim ödeme gün sayısına bölünmesi suretiyle hesaplanır.
Örneğin, 15.06.2010 tarihinde iş kazası geçiren sigortalının
günlük kazancı için kaza geçirdiği tarihten geriye doğru 3 aylık dönemlerde gün
ve kazanca bakılır. Sigortalının;
|
Dönem
|
Gün
|
Prime Esas
Kazanç
|
|
2010/Mayıs
|
30
|
820
|
|
2010/Nisan
|
30
|
1000
|
|
2010/Mart
|
30
|
950
|
|
Toplam
|
90
|
2770
|
Günlük Kazanç: 2770/90 = 30,78 TL.
Aylık Kazanç: 30,78 x 30 =923,40 TL.
On iki aylık dönemde çalışmamış ve ücret almamış olan
sigortalı, çalışmaya başladığı ay içinde iş kazası veya meslek hastalığı
nedeniyle iş göremezliğe uğrarsa bağlanacak gelirlerin hesabına esas günlük
kazanç; çalışmaya başladığı tarih ile iş göremezliğinin başladığı tarih
arasındaki sürede elde ettiği prime esas günlük kazanç toplamının, çalıştığı
gün sayısına bölünmesi suretiyle; çalışmaya başladığı gün iş kazasına uğraması
halinde ise aynı veya emsal işte çalışan benzeri bir sigortalının günlük
kazancı esas tutulur.
Prim, ikramiye ve bu nitelikteki arızi ödemeler dikkate
alınmış ise gelire esas alınacak günlük kazanç, ücret toplamının ücret alınan
gün sayısına bölünmesiyle hesaplanacak günlük kazanca, % 50 oranında bir ekleme
yapılarak bulunan tutardan çok olamaz.
İdare veya yargı mercilerince verilen karar gereğince
yapılan ücret, ikramiye, zam, tazminat ve bu mahiyetteki ödemelerden, ödenek ve
gelirin hesabına esas alınan üç aylık dönemden önceki aylara ilişkin olanlar
dikkate alınmaz.
506 sayılı Kanun’un 22. maddesi gereği, iş kazası sonucu
gelirlerin sermaye olarak ödenmesi uygulaması 5510 sayılı Kanunla kaldırılmış
olup, iş kazası sonucu gelir başlangıç tarihi Kanun’un yürürlük tarihinden
sonra olan sigortalılar bu haktan yararlanamaz.
4.2.3. Sürekli İş Göremezlik Geliri Verilme Usulü
Sürekli iş göremezlik durumunun tespiti için Kurum Sağlık
Kuruluna gönderilecek belgeler arasında, varsa ilk işe giriş sağlık raporu, iş
kazası ve meslek hastalığı bildirim belgesi, olayın Kanuna göre iş kazası olup
olmadığı veya sigortalının meslek hastalığına yakalandığı işyerine ait çalışma
şartlarını net olarak belirtir soruşturma raporu ve tutanaklar ile mahkemelerce
iş kazası veya meslek hastalığı olduğunun kabul edildiğine dair belgeler,
çalışır veya çalışamaz raporu, geçici iş göremezlik ödeneği belgesi, iş
kazasından sonra veya meslek hastalığının tedavisi için başvurduğu
hastanelerden alınan epikrizler ile tedavisi tamamlanıp bulguları sekel hâlini
aldıktan sonra, son durumunu gösterir sağlık kurulu raporu ve dayanağı tüm
belgeler bulunur.
Sürekli iş göremezlik geliri bağlanabilmesi için,
sigortalının çalıştığı işten ayrılması, iş yerini kapatması veya devretmesi
şartı aranmaz. Örneği Kurumca hazırlanan tahsis talep dilekçesi ile ilgili
üniteye başvurması yeterlidir. Tahsis talep dilekçesine, bir adet belgelik
fotoğrafı eklenir.
Sigortalının sürekli iş göremezlik geliri;
a) Geçici iş göremezlik ödeneğinin sona erdiği tarihi,
b) Geçici iş göremezlik tespit edilemeden sürekli iş
göremezlik durumuna girilmişse, buna ait Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti
sunucularının sağlık kurulları tarafından verilen raporun tarihini,
takip eden ay başından başlar.
Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine
göre sigortalı sayılanlara, sürekli iş göremezlik geliri bağlanabilmesi için,
kendi sigortalılığından dolayı, genel sağlık sigortası dâhil prim ve prime
ilişkin her türlü borçlarının ödenmiş olması zorunludur.
4.2.4. Sürekli İş Göremezlik Gelirinin Kesilmesi
Sigortalının sürekli iş göremezlik geliri 5510 Sayılı
Kanunun 94 üncü maddesine göre yapılan kontrol muayenesi sonucu sürekli iş
göremezlik durumunun kalktığının anlaşılması hâlinde, yeni durumuna esas
tutulan raporun tarihini takip eden ödeme dönemi başından kesilir.
4.3. ÖLÜM GELİRİ
4.3.1. Kapsam ve Usul
İş kazası veya meslek hastalığı sonucu veya sürekli iş
göremezlik geliri almakta iken ölen sigortalının hak sahiplerine, ölüm geliri
bağlanır.
Sürekli iş göremezlik geliri almakta iken ölen
sigortalıların ölüm sebebini bildiren ve ilgili makamlarca düzenlenen onaylı
ölüm tutanağı, defin ruhsatı, gömme izin kağıdı, ölü muayene zabıt varakası,
otopsi raporu veya doktor raporu gibi belgelerin temininin imkânsız olduğu
hâllerde, sigortalının ölümünden önce sürekli iş göremezliğine esas iş kazası
veya meslek hastalığı dışında başka bir kaza geçirip geçirmediği ya da başka
bir hastalığa yakalanıp yakalanmadığının mahallinde tahkiki sosyal güvenlik kontrol
memurları aracılığıyla yaptırılır. Ancak sigortalının kesin ölüm sebebine
ilişkin karar, bu belgeler ile sigortalının dosyasının tetkiki sonucunda Kurum
Sağlık Kurulunca verilir.
4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendine göre
sigortalı sayılanların hak sahiplerine gelir bağlanabilmesi için, kendi
sigortalılığından dolayı, genel sağlık sigortası dahil prim ve prime ilişkin
her türlü borçlarının ödenmiş olması zorunludur.
4.3.2. Gelirin Hesaplanmasında Esas Tutulacak Günlük Kazanç
ve Bağlanacak Gelir
5510 sayılı Kanunun 20 nci maddesine göre; ölüm gelirinin
hesabına esas tutulacak günlük kazanç; iş kazasının olduğu tarihten, meslek
hastalığı halinde ise iş göremezliğin başladığı tarihten önceki oniki aydaki
son üç ay içinde 5510 sayılı Kanunun 80 inci maddesine göre hesaplanacak prime
esas kazançlar toplamının, bu kazançlara esas prim ödeme gün
sayısına bölünmesi suretiyle hesaplanır.
4 üncü maddenin
birinci fıkrasının (a) bendi gereği sigortalı sayılanların ödenek veya gelire
esas günlük kazançlarının hesabında:
a) Prim, ikramiye ve bu nitelikteki arızi ödemeler dikkate
alınmış ise ödenek ve gelire esas alınacak günlük kazanç, ücret toplamının
ücret alınan gün sayısına bölünmesiyle hesaplanacak günlük kazanca, % 50
oranında bir ekleme yapılarak bulunan tutardan çok olamaz.
b) İdare veya yargı
mercilerince verilen karar gereğince yapılan ücret, ikramiye, zam, tazminat ve
bu mahiyetteki ödemelerden, ödenek ve gelirin hesabına esas alınan üç aylık
dönemden önceki aylara ilişkin olanlar dikkate alınmaz.
Meslek hastalığı,
sigortalının sigortalı olarak çalıştığı son işinden ayrıldığı tarihten bir yıl
geçtikten sonra meydana çıkmış ise, günlük kazancı bu son işinden ayrıldığı
tarih esas alınarak yukarıdaki fıkralara göre hesaplanır.
İş kazası ile meslek hastalığı sigortasından bağlanacak
gelirlere esas tutulacak aylık kazanç, yukarıdaki hükümlere göre hesaplanacak
günlük kazancın otuz katıdır.
İş kazası veya meslek hastalığı sonucu, meslekte kazanma
gücünü;
a) Yüzde 50 oranının altında kaybetmesi nedeniyle sürekli iş
göremezlik geliri bağlanmış iken ölen ve ölümü iş kazası veya meslek
hastalığına bağlı olmayan sigortalının almakta olduğu sürekli iş göremezlik
geliri,
b) Yüzde 50 oranının altında kaybetmesi nedeniyle sürekli iş
göremezlik geliri bağlanmış iken ölen ve ölümü iş kazası veya meslek
hastalığına bağlı olan sigortalı için, 5510 sayılı Kanunun 20 nci maddesinin
birinci fıkrasına göre yeniden hesaplanan geliri,
c) Yüzde 50 veya daha fazla oranda kaybetmesi nedeniyle
sürekli iş göremezlik geliri bağlanmış iken ölenlerin ölümün iş kazası veya
meslek hastalığına bağlı olup olmadığına bakılmaksızın 5510 sayılı Kanunun 20
nci maddesinin birinci fıkrasına göre yeniden hesaplanan geliri,
hak sahiplerine bağlanır.
4.3.3. Ölüm Gelirinin Hak Sahiplerine Paylaştırılması
Ölen sigortalının yukarıda belirtilen şekilde hesaplanacak
gelirinin;
a) Dul eşine % 50'si; aylık bağlanmış çocuğu bulunmayan dul
eşine ise 5510 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) ve
(e) bentleri hariç bu Kanun kapsamında veya yabancı bir ülke mevzuatı
kapsamında çalışmaması veya kendi sigortalılığı nedeniyle gelir veya aylık
bağlanmamış olması halinde % 75'i,
b) 5510 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının
(a), (b) ve (e) bentleri hariç bu Kanun kapsamında veya yabancı bir ülke
mevzuatı kapsamında çalışmayan veya kendi sigortalılığı nedeniyle gelir veya
aylık bağlanmamış çocuklardan;
1) 18 yaşını, lise ve dengi öğrenim görmesi halinde 20
yaşını, yüksek öğrenim yapması halinde 25 yaşını doldurmayanların veya,
2) Kurum Sağlık Kurulu kararı ile çalışma gücünü en az % 60
oranında yitirip malûl olduğu anlaşılanların veya,
3) Yaşları ne olursa olsun evli olmayan, evli olmakla
beraber sonradan boşanan veya dul kalan kızlarının,
her birine % 25'i,
c) Yukarıdaki (b) maddesinde belirtilen çocuklardan
sigortalının ölümü ile anasız ve babasız kalan veya sonradan bu duruma
düşenlerle, ana ve babaları arasında evlilik bağı bulunmayan veya sigortalının
ölümü tarihinde evlilik bağı bulunmakla beraber ana veya babaları sonradan
evlenenler ile kendisinden başka aylık alan hak sahibi bulunmayanların her
birine % 50'si,
d) Hak sahibi eş ve çocuklardan artan hisse bulunması
halinde her türlü kazanç ve irattan elde etmiş olduğu gelirinin asgari ücretin
net tutarından daha az olması ve diğer çocuklarından hak kazanılan gelir ve
aylıklar hariç olmak üzere gelir ve/veya aylık bağlanmamış olması şartıyla ana
ve babaya toplam % 25'i oranında; ana ve babanın 65 yaşın üstünde olması
halinde ise artan hisseye bakılmaksızın yukarıdaki şartlarla toplam % 25'i,
oranında gelir bağlanır.
Sigortalı tarafından evlât edinilmiş, tanınmış veya soy bağı
düzeltilmiş veya babalığı hükme bağlanmış çocukları ile sigortalının ölümünden
sonra doğan çocukları, bağlanacak gelirden yukarıda belirtilen esaslara göre
yararlanır.
4.3.4. Gelirin Başlangıcı, Kesilmesi ve Yeniden Bağlanması
Hak sahiplerine bağlanacak ölüm geliri;
a) Sigortalının ölüm tarihini,
b) Hak sahibi olma niteliğinin ölüm tarihinden sonra
kazanılması halinde, bu niteliğin kazanıldığı tarihi,
takip eden ay başından itibaren başlatılır. Hak sahiplerine
bağlanan gelirler yukarıda belirttiğimiz gelir bağlanma şartlarının ortadan
kalktığı tarihi takip eden ödeme dönemi başından itibaren kesilir.
Ancak bu Kanunun 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrasının (d) ve
(e) bentlerinde belirtilenlerden öğrenci olanların sigortalı sayılmaları,
bağlanan aylıkların kesilmesini gerektirmez.
Aylığın kesilmesine yol açan sebebin ortadan kalkması
halinde, müracaat tarihini takip eden aybaşından itibaren yeniden aylık
bağlanır
Geliri kesilen çocuklardan, sonradan Kurum Sağlık Kurulu
kararı ile çalışma gücünü en az % 60 oranında kaybederek malûl olduğu
anlaşılanlara, 5510 sayılı Kanunun 34 üncü maddesinde belirtilen şartları
taşımaları halinde, malûllük durumlarının tespitine esas teşkil eden rapor
tarihini takip eden ay başından itibaren gelir bağlanır.
4.4. EVLENME ÖDENEĞİ
Evlenme ödeneği, ölüm geliri veya aylığı almakta iken
evlenen ve bu nedenle aylığı kesilen kız çocuklarına bir defaya özgü olmak
üzere, evlenme tarihindeki gelir ve aylığının iki yıllık tutarı olarak ödenir.
Evlenme ödeneği alan hak sahibinin aylığının kesildiği
tarihten itibaren iki yıl içerisinde yeniden hak sahibi olması halinde, iki
yıllık sürenin sonuna kadar gelir veya aylık bağlanmaz, bu durumda olanlar 5510
sayılı Kanunun 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasının (f) bendi kapsamında genel
sağlık sigortalısı sayılır.
Evlenme ödeneği verilmesi halinde, diğer hak sahiplerinin
aylık veya gelirleri evlenme ödeneği verilen sürenin bitimini takip eden ödeme
döneminden itibaren yeniden belirlenir
Evlenme ödeneğinin ödenmesi için hak sahibi kız çocuğunun
bir dilekçe ile Kurumun ilgili ünitesine başvurması gerekir. Evlenme tarihi
nüfus kütüğüne işlenmemişse, dilekçeyle birlikte, evlenme cüzdanının bir örneğinin
de Kuruma verilmesi zorunludur.
Evlenme ödeneği verilen kız çocuklarının, gelir ve
aylıkları, evlenme tarihini izleyen ödeme dönemi başından itibaren durdurulur.
Gelir ve aylıkların durdurulduğu tarihten iki sene sonra da kesilir, varsa
diğer hak sahiplerinin gelir ve aylıkları, gelir ve aylığın kesildiği tarihten
itibaren yükseltilir.
4.5. CENAZE ÖDENEĞİ
Cenaze ödeneği;
a) İş kazası veya meslek hastalığı sonucu,
b) Sürekli iş göremezlik geliri, malullük veya yaşlılık
aylığı almakta iken,
c) Kendisi için en az 360 gün malullük, yaşlılık ve ölüm
sigortası primi bildirilmiş iken,
ölen sigortalının ailesine verilir. Yukarıdaki (c) maddesine
istinaden verilecek cenaze ödeneğinde ölüm tarihinde sigortalı olma şartı
aranmaz.
Cenaze ödeneği sigortalının sırasıyla eşi, yoksa
çocuklarına, o da yoksa ana veya babasına, o da yoksa kardeşlerine verilir.
Cenazenin bu kişiler dışında gerçek veya tüzel kişiler tarafından
kaldırıldığının belgelenmesi durumunda, masraflar gerçek veya tüzel kişilere
ödenir.
Cenaze ödeneği verilebilmesi için, hak sahiplerince ölüm
tarihini belirten bir dilekçe ile Kuruma başvurulması gerekir. Sigortalının
ölüm tarihi nüfus kütüğüne kaydedilmemişse dilekçeyle birlikte sigortalının
ölüm tarihini belirten ilgili makamlarca usulüne göre düzenlenen bir belgenin
Kuruma verilmesi gerekir.
Cenaze ödeneği, Kurum Yönetim Kurulunca belirlenip Çalışma
ve Sosyal Güvenlik Bakanı tarafından onaylanan tarife üzerinden ödenir.
5. İŞ KAZASINDA SORUMLULUK
5.1. İŞVERENİN SORUMLULUĞU
a) Bildirilmeyen Sigortalılıktan Doğan Sorumluluk Hali:
İş kazası ve meslek hastalığı hallerinde bildirilmeyen
sigortalılıktan doğan sorumluluk; sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi
içinde sigortalı işe giriş bildirgesi ile Kuruma bildirilmemesi halinde,
bildirgenin sonradan verildiği veya sigortalı çalıştırıldığının Kurumca tespit
edildiği tarihten önce meydana gelen iş kazası ve meslek hastalığı durumlarında
söz konusu olan sorumluluk halidir.
506 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi gereğince işveren
işyerinde çalıştıracağı kimseleri, işe başlatmadan önce örneği Kurum tarafından
hazırlanan işe giriş bildirgeleriyle Kuruma doğrudan bildirmekle veya bu
belgeleri iadeli-taahhütlü olarak göndermekle yükümlü tutulmuştur. Genel kural,
sigortalı işe giriş bildirgelerinin, çalıştırılan kimseleri işe başlatılmadan
önce verilmesi olmakla birlikte inşaat işyerlerinde işe başlatılacak kimseler
için işe başlatıldığı gün Kuruma veya iadeli-taahhütlü olarak postaya verilen
işe giriş bildirgeleri ile Kuruma ilk defa işyeri bildirgesi verilen
işyerlerinde işe alınan işçiler için en geç bir ay içinde Kuruma verilen veya
iadeli taahhütlü olarak gönderilen işe giriş bildirgeleri de süresi içinde
verilmiş sayılarak bu kurula bazı istisnalar getirilmiştir.
5510 sayılı Kanunda 01/10/2008 tarihinden itibaren hizmet
akdine dayalı olarak bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılanlar
bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi, hizmet akdine tabi
olmaksızın kendi nam ve hesabına bağımsız olarak çalışanlar ise (b) bendi
kapsamında sigortalı olarak kabul edilmişlerdir.
5510 sayılı Kanunun 8 inci maddesine göre işverenler, 4 üncü
maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı sayılan kişileri,
Kanunda belirtilen sigortalılık başlangıç tarihinden önce, sigortalı işe giriş
bildirgesi ile Kuruma bildirmekle yükümlüdür.
Ancak işveren tarafından sigortalı işe giriş bildirgesi;
İnşaat, balıkçılık ve tarım işyerlerinde işe başlatılacak sigortalılar için, en
geç çalışmaya başlatıldığı gün, yabancı ülkelere sefer yapan ulaştırma
araçlarına sefer esnasında alınarak çalıştırılanlar ile Kuruma ilk defa işyeri
bildirgesi verilecek işyerlerinde; ilk defa sigortalı çalıştırmaya başlanılan
tarihten itibaren bir ay içinde çalışmaya başlayan sigortalılar için, çalışmaya
başladıkları tarihten itibaren en geç söz konusu bir aylık sürenin dolduğu
tarihe kadar, kamu idarelerince istihdam edilen 4447 sayılı İşsizlik Sigortası
Kanununa göre işsizlik sigortasına tabi olmayan sözleşmeli personel ile kamu
idarelerince yurt dışı görevde çalışmak üzere işe alınanların, çalışmaya
başladıkları tarihten itibaren bir ay içinde kuruma verilmesi halinde,
sigortalılık başlangıcından önce bildirilmiş sayılır.
İşe giriş bildirgesinin yasal sürede Kuruma verilip
verilmediğinin tespitinde, inşaat işyerleri için (41XX, 42XX, 43XX), tarım
işyerleri için (01XX), balıkçılık işyerleri için (03XX), hayvancılık işyerleri
için (011X) numaralı işyeri tescil numaralarında yer alan iş kolu kodlarına
bakılacak, bu iş kolu kodlarında ise işe başlatılacak kişilerin işe giriş
bildirgesinin aynı gün verilmesi halinde yasal süresinde Kuruma verilmiş olarak
kabul edilecektir.
Örnek 1: Özel bina inşaatı işyerinde duvar ustası olarak
15/10/2009 tarihinde çalışmaya başlayan (A) şahsının, sigortalı işe giriş
bildirgesinin en geç 15/10/2009 tarihinde Kuruma verilmesi halinde yasal süresi
içinde Kuruma verilmiş kabul edilecektir.
Örnek 2: Çukurova’da pamuk tarlasında pamuk toplama işinde
05/02/2010 tarihinde çalışmaya başlayan sigortalının, işe giriş bildirgesinin
en geç 05/02/2010 tarihinde Kuruma verilmesi halinde yasal süresinde verilmiş
olarak sayılacaktır.
Örnek 3: 10/04/2011 tarihinde işyeri tescili yapılan A
şahsına ait bir manav işletmesinde 10/04/2011 tarihinde çalışmaya başlayan bir
sigortalı ile 20/04/2011 tarihinde çalışmaya başlayan 2 sigortalının, işe giriş
bildirgelerinin en geç 10/05/2011 tarihine kadar Kuruma verilmesi halinde,
yasal süresinde verilmiş olarak kabul edilecektir.
5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b)
bendinin (4) numaralı alt bendinde bulunanlar hariç olmak üzere diğer alt
bentleri kapsamında sigortalı sayılan kişilerden köy ve mahalle muhtarları için
seçildiklerine ilişkin mazbatalarını ilgili seçim kurulundan aldıkları
tarihten, sigortalılıkları vergi mükellefiyetlerinin başladığı tarihten
başlayan sigortalılar için vergi mükellefiyeti işleminin tesis tarihinden
itibaren iki ayı geçmemek üzere ilgili vergi dairesince vergi mükellefinin işe
başlama işlemlerinin tekemmül ettirildiği tarihten ve diğerleri için 5510
sayılı Kanunun 7 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde belirtilen
sigortalılık başlangıcından; (4) numaralı alt bendi kapsamında sigortalı
sayılanlar için ise kanunla kurulu meslek kuruluşlarına kayıt tarihinden
itibaren kendi mevzuatına göre kayıt veya tescili yapan ilgili kurum, kuruluş
ve birlikler, vergi daireleri ve Esnaf ve Sanatkâr Sicil Müdürlüğü sigortalı
işe giriş bildirgesi düzenleyerek Kuruma vermekle yükümlüdür. 4 üncü maddenin
birinci fıkrasının (b) bendinin (1), (2) ve (3) numaralı alt bentlerinde sayılanların
bildirimleri en geç 15 gün, (4) numaralı alt bendinde sayılanların bildirimleri
ise en geç bir ay içinde yapılır. Ayrıca 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b)
bendinin (4) numaralı alt bendinde sayılanların kendileri tarafından da
sigortalılık bildirimleri yapılabilir. 4 üncü maddenin üçüncü fıkrasında
belirtilenlerin ise çalışmaya başladıkları tarihten itibaren en geç bir ay
içinde tescil eden kuruluş tarafından Kuruma bildirilmesi zorunludur.
Örnek 1: Terzilik faaliyeti nedeniyle 10/04/2010 tarihinde
basit usulde vergi mükellefiyeti başlayan sigortalının işe giriş bildirgesi en
geç 24/04/2010 tarihinde Kuruma verilmesi halinde, yasal süresinde verilmiş
kabul edilecektir.
Örnek 2: 3 ortaklı olarak 14/02/2009 tarihinde ticaret
siciline tescil edilen limited şirketinin ortaklarının sigortalılıkları
14/02/2009 tarihi itibariyle başlayacak, bu ortakların bildirimi ticaret sicil
memurluğunca en geç 28/02/2009 tarihine kadar yapılacaktır.
506 ve 5510 sayılı Kanunda belirtilen bildirim
yükümlülüğünün yerine getirilmemesi halinde, 506 sayılı Kanunun 140 ıncı ve
5510 sayılı Kanunun 102 nci maddeleri gereğince idari para cezası uygulanması
söz konusudur. İlgililer hakkında idari para cezası uygulanması bu bildirim
yükümlülüğünü yine de ortadan kaldırmaz. Çünkü 506 ve 5510 sayılı Kanunlarda
sigortalılığın mecburiliği ilkesi vardır. Sigortalılar ile bunların işverenleri
hakkında sigorta hak ve yükümleri sigortalının işe alındığı tarihten başlar. Bu
suretle sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamaz ve vazgeçilemez.
Sözleşmelere, sosyal sigorta yardım ve yükümlerini azaltmak veya başkasına
devretmek yolunda hükümler konulamaz.
Sigortalı olmasını gerektirecek bir işte veya işyerinde
çalıştığı halde, işveren tarafından işe giriş bildirgesi verilmeyerek tescil
edilmeyenler, fiilen işe başladığı tarihten itibaren sigortalı sayılmakla
birlikte bu durumun Kurum tarafından tespit edilmesi gerekir.
İşveren, işyerinde hizmet akdine dayalı olarak çalıştırdığı
kimseleri Kanunda belirtilen süre dışında geç bildirebilir veyahut da hiç
bildirmeden kayıt dışı çalıştırabilir. Ancak ikinci durumda kayıt dışı çalışan
kimselerin Kurum tarafından tespit edilmeleri gerekir. Bu bildirim
yükümlülüğünü hiç yerine getirmeyen veyahut da Kanunda belirtilen süresi
dışında geç yerine getiren işveren uygulanacak idari para cezasının yanında iş
kazasının meydana geldiği veyahut da meslek hastalığının tespit edildiği
tarihte yürürlükte bulunan mevzuata göre 506 sayılı Kanunun 10 uncu maddesi
veyahut da 5510 sayılı Kanunun 23 üncü maddesi ile sorumlu tutularak
cezalandırılmıştır.
506 sayılı Kanunun 10 uncu maddesinde yapılan düzenlemeye
göre sigortalı çalıştırılmaya başlandığının yasal süresi içinde Kuruma hiç
bildirilmemesi ya da bildirgenin geç verilmesi halinde bildirgenin geç
verildiği tarihten önce meydana gelen iş kazası ve meslek hastalığı olaylarında
Kurumca yapılan ve ilerde yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların
tutarları ile gelir bağlanırsa bu gelirlerin sermaye değerleri tutarı, 506
sayılı Sosyal Sigortalar Kanunun 26 ncı maddesindeki sorumluluk halleri
aranmaksızın işverene tazmin ettirilir.
İşverenin sigortalıyı bildirme yükümlülüğü, 506 sayılı
Sosyal Sigortalar Kanunun 9 uncu maddesinde de belirtildiği üzere örneği
Kurumca hazırlanacak olan işe giriş bildirgelerinin verilmesi suretiyle olur.
İşverenin, Kanundan doğan bu yükümlülüğü yerine getirmemesinden dolayı kusurlu
olup olmadığına bakılmaksızın yukarıda belirtilen giderlerden sorumlu tutulması
ilkesi benimsenmiştir.
İş kazası ve meslek hastalığı hallerinde bildirilmeyen
sigortalılıktan dolayı işverenin sorumluluğu bakımından 5510 sayılı Kanunda da
506 sayılı Kanunda yer alan düzenleme aynen benimsenmiştir. 5510 sayılı Kanunun
23 üncü maddesinde yer alan düzenlemeye göre bu Kanunun 4 üncü maddesinin
birinci fıkrasının (a) bendine tabi sigortalılarında; sigortalı çalıştırmaya
başlandığının süresi içinde sigortalı işe giriş bildirgesi ile Kuruma
bildirilmemesi halinde, bildirgenin sonradan verildiği veya sigortalı
çalıştırıldığının Kurumca tespit edildiği tarihten önce meydana gelen iş
kazası, meslek hastalığı, halleri sonucu ilgililerin gelir ve ödenekleri
Kurumca ödenir. Belirtilen hallerde, Kurumca yapılan ve ileride yapılması
gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile gelir bağlanırsa bu gelirin
başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri tutarı, 21 inci maddenin birinci
fıkrasında yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilir.
İş kazası ve meslek hastalığı halinde bildirilmeyen
sigortalılıktan doğan sorumluluk haliyle örtüşen diğer sorumluluk halleri de iş
kazası ile meslek hastalığının Kuruma süresi içinde bildirilmemesi halinde
doğan ve ileride doğacak Kurum zararlarından işverenin sorumlu tutulması
halleridir.
İşyerinde çalıştırılan kimsenin işe giriş bildirgesinin geç
verilmesi durumunda işverenin, 506 sayılı Kanunun 10 uncu ve 5510 sayılı
Kanunun 23 üncü maddesine göre sorumlu tutulabilmesi için sigortalı işe giriş
bildirgesinin kanuni süresinde Kuruma verilmemiş olması, sigorta olayının,
sigortalı işe giriş bildirgesinin Kuruma verildiği tarihten önce meydana gelmiş
bulunması şarttır. Diğer bir anlatımla iş kazası ve meslek hastalığı olayı
meydana geldikten sonra kazaya maruz kalan kişinin işe giriş bildirgesinin
Kuruma intikal ettirilmesi durumu söz konusudur.
Örnek: 05.08.2002 tarihinde işyerinde çalışmaya başlayan A
şahsı çalıştığı pamuk dokuma makinesinde 10.09.2002 tarihinde bir iş kazasına
maruz kalmış olsun. Kazaya uğrayan A şahsının sigortalı işe giriş bildirgesinin
işveren tarafından kaza günü olan 10.09.2002 tarihinde veya bu tarihten sonra
Kuruma intikal ettirilmesi durumunda 506 sayılı Kanunun 10.maddesi gereğince
işveren sorumlu tutulacaktır.
Örnek: Özel bina inşaatı işyerinde 08/11/2010 tarihinde
kalıp ustası olarak çalışmaya başlayan (A) şahsı, 15/12/2010 tarihinde geçirdiği
iş kazası sonucu vefat etmiştir. Kaza sonucu vefat eden (A) şahsının, sigortalı
işe giriş bildirgesinin 18/12/2010 tarihinde Kuruma intikal ettirilmesi halinde
işveren 5510 sayılı Kanunun 23 üncü maddesi gereğince sorumlu tutularak hak
sahiplerine bağlanacak gelirlerin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri
tutarı işverene ödettirilecektir.
İşyerinde çalıştırılan kimsenin işe giriş bildirgesinin
Kuruma geç verilmesinin yanında Kuruma hiç bildirim yapılmadan çalıştırılması
durumu da söz konusu olabilir. Yani işyerinde çalışan kimsenin sigortasız diğer
bir ifadeyle kayıt dışı çalıştırılması durumu söz konusudur. Böyle bir durumda
işverenin, 506 ve 5510 sayılı Kanunun 10 ve 23 üncü maddelerine göre sorumlu
tutulabilmesi için sigortalı çalıştırıldığının Kurum tarafından tespit edildiği
tarihten önce iş kazası olayının meydana gelmiş olması gerekir.
Örneğin 01.09.2002 tarihinde işyerinde çalışmaya başlayan
ancak Kuruma işveren tarafından bildirimi yapılmayan A şahsının 15.11.2002
tarihinde bir iş kazasına maruz kaldığını kabul edelim. İş kazası olayı meydana
geldikten sonra kaza geçiren kişinin şikayeti üzerine işyerinde sigortasız
çalıştırıldığının Kurum tarafından yapılan denetim sonucu tespit edilmesi
durumunda 506 sayılı Kanunun 10.maddesi gereğince işveren sorumlu tutulacaktır.
Ancak iadeli taahhütlü olarak postaya verilen işe giriş
bildirgelerinin, aynı gün meydana gelen kaza olaylarında, zararlandırıcı
olaydan önce mi sonra mı verildiğinin ispatı bazen uyuşmazlıklara söz konusu
olabilmektedir. Burada ispat yükünün işverene mi, yoksa Kuruma mı ait olduğunun
belirlenmesi gerekmektedir.
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu[18]
19.03.2008 tarihinde vermiş olduğu kararında; Kanunda aksine bir hüküm
bulunmadıkça, taraflardan her birinin, hakkını dayandırdığı olguların varlığını
ispatla yükümlü olduğunu (TMK m. 6), ancak iddialar karşısında kimin ispat yükü
altında bulunduğunun tespitinin her zaman kolay olmadığını, genel hükümler
uyarınca ispat yükünün dağıtımında objektif iyiniyet kurallarının da göz önünde
tutulması gerektiğini, bildirgenin işe başlatılmadan (iadeli-taahhüttü olarak)
postalandığının ispatı, davacı Kurumu olumsuz bir olayın ispatına zorlamak
olduğunu, bu durumun da objektif iyiniyet kuralları ile bağdaşmayacağını, çalıştırılan sigortalıları
bildirme yükümlülüğünün anılan Kanun'un 9 uncu maddesi ile işverene ait olduğu,
bu yükümlülüğün Yasanın aradığı sürede yerine getirildiğinin ispatının da
kendisine ait olacağını ifade etmiştir.
5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b)
bendi kapsamındaki sigortalılarda ise, sigortalı olduğu halde, Kanunun 8 inci
maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen süre içerisinde bildirimde
bulunmayanlara, bildirimde bulunulmayan sürede meydana gelen iş kazası, meslek
hastalığı halleri sonucu ilgililerin gelir ve ödenekleri Kurumca
ödenmeyecektir.
b) İşverenin 506 sayılı Kanunun 26 ncı ve 5510 sayılı
Kanunun 21 inci Maddeleri Yönünden Sorumluluğu:
İşverenin bu maddelere dayalı sorumluluğuna kusur
sorumluluğu da diyebiliriz. İş kazası ve meslek hastalığı halinde işverenin
kusur sorumluluğu bakımından ilk önce 506 sayılı Kanunun 26 ncı maddesindeki
düzenlemeye bakalım.
Bu maddeye göre iş kazası ve meslek hastalığı işverenin
kasdı veya suç sayılabilir bir hareketi veyahut da işçi sağlığını koruma ve iş
güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı bir hareketi sonucu meydana
gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahibi kimselerine yapılan veya ileride
yapılması gerekli her türlü masrafların tutarları ile gelir bağlanırsa bu
gelirlerin hesaplanacak sermaye değerleri toplamı sigortalı veya hak sahibi
kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarlar ile sınırlı olmak üzere
Kurumca işverene tazmin ettirilir.
Görüleceği üzere işverenin bu maddeye dayalı sorumluluğu
kusur esasına dayalı bir sorumluluk olup buna göre işveren meydana gelen iş
kazası ve meslek hastalığı olayında kusurunun her derecesinden sorumlu
tutulmaktadır.
İş kazası ve meslek hastalığı halinde işveren ve üçüncü
kişilerin sorumluluğunu düzenleyen bu maddeye göre işverenin sorumluluğu mutlak
ve sınırsız bir sorumluluk olmayıp maddede sayılanlarla sınırlı olup işverenin
sorumluluğunun üst sınırı ise meydana gelen iş kazası ve meslek hastalığı
olayında kusurunun derecesine göre sigortalı veya hak sahiplerinin
isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı tutulmuştur.
Ancak Anayasa Mahkemesi 23.11.2006 tarihinde verdiği karar
ile 17.7.1964 günlü, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 26. maddesinin
3395 sayılı Yasa ile değiştirilen birinci fıkrasının “…sigortalı veya hak
sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak
üzere…” bölümünü Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etmiştir. [19]
Anayasa Mahkemesinin iptal kararı incelendiğinde Anayasaya
aykırılığı iddiasıyla iptali istenen “…sigortalı veya hak sahibi kimselerin
işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak üzere…” bölümünün
işverenin sorumluluğun kapsamının belirlenmesinde, sigortalıya bağlanan
gelirlerde, kanun, kararname ve katsayı değişikliği nedeni ile yapılacak
artışların da işverenden istenebilmesini olanaklı kıldığını, Kanuna uymayan
eylem sonucunda hukuksal yaptırıma maruz kalan ve bunun sonucu olarak da
bağlanan gelirin sermaye değerini Kuruma ödeyen ve böylece ilgi ve ilişkisi
kesilen işverenin, kanun, kanun hükmünde kararname ve kararlarla bağlanan
gelirlerde yapılacak artışlardan ve bu artışların peşin sermaye değerlerinden
sorumlu tutularak dava tehdidi altında bulundurulmasının, sosyal güvenlik
kuruluşlarına ait olması gereken risklerin işverene yükletilmesi anlamına
geleceğini, böyle bir durum hakkaniyet ve sorumluluk ilkeleriyle bağdaşmadığı
gibi sosyal hukuk devleti ilkesine de aykırı olduğu ve bu nedenle iptal
edilmesi gerektiği sonucuna varıldığı anlaşılmıştır.
506 sayılı Kanunun 26.maddesine göre Kurumca sigortalıya
veya hak sahibi kimselerine yapılan veya ileride yapılması gerekli her türlü
masrafların tutarları ile gelir bağlanırsa bu gelirlerin hesaplanacak sermaye
değerleri toplamının işverenden talep edilebilmesi, meydana gelen iş kazası ve
meslek hastalığı sonucunda oluşan zararın işverenin kasdı, veya suç sayılabilir
bir hareketi veyahut da işçi sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili
mevzuat hükümlerine aykırı bir hareketi sonucu meydana gelmesine bağlanmıştır.
506 sayılı Kanunun 26.maddesinde sayıldığı üzere işverenin
sorumluluğu için gerekli olan unsurlardan birisi olan kasıt, kanunun suç
saydığı bir eylemi ve onu meydana getirecek hareketin sonuçlarını bilerek ve
isteyerek işlemektir. Kasıt, kusurluluğun tipik bir biçimi olup kusurluluk kast
ve taksir biçiminde ortaya çıkar. Taksir istisnai bir durum olup taksiri,
kasttan ayıran ise taksirde kanunun cezalandırdığı sonucun istenmemesi durumu
söz konusudur.
Örnek: Bir gece kulübünde çalışan garsonun çalıştığı
işyerinde 20/06/2005 tarihinde işvereni ile kavga etmesi sonucu işverenin
tabancasıyla bu sigortalıyı öldürmesi sonucu meydana gelen iş kazası olayında
işveren kasıtlı bir hareketi nedeniyle 506 sayılı Kanunun 26 ncı maddesi
gereğince sorumlu tutulacaktır.
Bu unsurlardan ikincisi olan suç kavramı ise hukuk
sistemimizde hukuk kurallarının yasakladığı, yapılmasına veya yapılmamasına
cezai yaptırım bağladığı eylem şeklinde tanımlanmıştır.
Bu unsurlardan bir diğeri de işverenin işçi sağlığı ve iş
güvenliği mevzuat hükümlerine aykırı hareketidir. Burada ifade edilen mevzuat
hükümlerinden Kanun, Kanun Hükmünde Kararname, Tüzük ve Yönetmelikler
anlaşılmaktadır. Buradan hareketle, İş Kanunun ilgili bölümünde, İşçi Sağlığı
ve İş Güvenliği Tüzüğü, İşçi Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliğinde işverenlerin,
işyerlerinde iş sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması için gerekli olan her
türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız olarak bulundurmak, işyerinden
alınan iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uyulup uyulmadığını denetlemek,
işçileri karşı karşıya bulundukları mesleki riskler, alınması gerekli
tedbirler, yasal hak ve sorumlulukları konusunda bilgilendirmek ve gerekli iş
sağlığı ve güvenliği eğitimini vermek gibi yükümlülükleri çok geniş bir
çerçevede düzenlenmiştir.
Örnek: Bir mühendislik işyerinde harita ölçüm işçisi olarak
çalışan bir sigortalının 12/12/2004 günü istinat duvarı üzerinde demir ölçüm
çubuğunu yüksek gerilim hattına temas ettirerek elektrik çarpması sonucu
yaralanması şeklinde meydana gelen bir iş kazası olayında elektrik çarpmasını
önlemek amacıyla koruyucu eldiven ve lastik tabanlı ayakkabı gibi uygun kişisel
koruyucu aletleri sigortalıya vermeyen işveren, işçi sağlığı ve iş güvenliğine
aykırı hareketi nedeniyle 506 sayılı Kanunun 26 ncı maddesi gereğince sorumlu
tutulacaktır.
Burada göz ardı edilmemesi gerekli olan bir husus da
işverenin sorumlu tutulabilmesi için meydana gelen iş kazası ve meslek
hastalığı olayı ile işçi sağlığı ve güvenliği mevzuat hükümlerine uyulmaması
arasında bir neden-sonuç ilişkisin bulunması gerektiğidir. Yani işçi sağlığı ve
güvenliği tedbirleri alınmış olsaydı iş kazası olmayacak idiyse işverenin
sorumluluğu söz konusu olacaktır.
Yine Yargıtay bir kararında[20]
her işveren, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için
gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız
olarak bulundurmakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğün sadece önlem almakla
yetinilebileceği anlamını taşımadığı, alınan önlemlere uyulup uyulmadığını
denetleme ve giderek önlemlere uyulmasını temin anlamında bulunduğu da
kuşkusuzdur. Başka bir deyişle, işveren işyerinde, geniş anlamda doğmuş ve
doğabilecek tüm tehlikeleri önlemek zorundadır. Bu zorunluluk sonucu olarak
işyerinde işveren tarafından tam anlamı ile geniş bir kontrol mekanizması
kurulması yönünde görüş belirtmiştir.
İş kazası ve meslek hastalığı halinde işverenin kusur
sorumluluğu bakımından 5510 sayılı Kanunun 21 inci maddesinde yapılan
düzenlemeye bakıldığında; iş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya
sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketi
sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine bu Kanun
gereğince yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin
başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak
sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere,
Kurumca işverene ödettirilecektir.
İş kazası ve meslek hastalığı halinde işverenin sorumlu
tutulabilmesi için gerekli olan unsurlar arasında 506 sayılı Kanunun 26 ncı
maddesinde yapılan düzenlemede kasıt, suç sayılır bir hareket ve işçilerin
sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatını aykırı bir hareket kavramları yer
almışken 5510 sayılı Kanunun 21 inci maddesinde yapılan düzenlemede daha
önceden 26 ncı maddede yer alan unsurlardan suç sayılır hareket kavramının yer
almadığı görülmektedir. 5510 sayılı Kanunun 21 inci maddesine göre işverenin
sorumluluğu, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi
kapsamında sigortalı sayılanlar için söz konusudur.
5510 sayılı Kanunun 21 inci maddesinde yapılan düzenlemeden
anlaşılacağı gibi iş kazası veya meslek hastalığı, işverenin kastı sonucunda
meydana gelmişse, işvereni Kuruma karşı sorumlu hâle getirecektir. Kasıt; iş
kazası veya meslek hastalığına, işverenin bilerek ve isteyerek, hukuka aykırı
eylemiyle neden olması hâlidir. Zarara neden olan eylemin bilinçli olarak
yapılması, kasıt için yeterli olup, sonuçlarının istenip istenmemesi kastı
ortadan kaldırmaz. İşverenin eylemi hukuka aykırı olmamakla birlikte, yaptığı
hareketin hukuka aykırı sonuç doğurabileceğini bilmesi, ihmali veya ağır ihmali
sorumluluğunu kaldırmayacaktır.
İş kazası veya meslek hastalığı işverenin, sigortalıların
sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi
sonucunda oluşmuşsa işvereni Kuruma karşı sorumlu hâle getirecektir. Mevzuat;
yasal olarak yürürlüğe konulmuş ve yürürlüğünü muhafaza eden, sigortalıların
sağlığını koruma ve iş güvenliği alanında, yasa koyucu ile yasa koyucunun
yürütme veya idareye verdiği yetki sonucu, bu organlarca kabul edilen genel,
objektif kural veya hükümlerin tümüdür.
İş kazası ve meslek hastalığı olaylarında işvereni
sorumluluktan kurtaran durum kaçınılmazlık ilkesidir. Kaçınılmazlık, olayın
meydana geldiği tarihte geçerli bilimsel ve teknik kurallar gereğince alınacak
tüm önlemlere rağmen iş kazası veya meslek hastalığının meydana gelmesi
durumudur. İşveren alınması gerekli bir önlemi almamış ise olayın
kaçınılmazlığından söz edilemez.
Örneğin bitki üretimi yapan bir işletmede çalışan ziraat
mühendisi A isimli şahsın açık arazide çalışma yaparken yıldırım çarpması
sonucu kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetmesi olayında kaçınılmazlık durumu
söz konusu olacağından zararlandırıcı olaydan doğacak hukuki sorumluluktan
dolayı işvereni sorumlu tutmak mümkün olmayacaktır.
Nitekim Yargıtay’da çeşitli kararlarında “kaçınılmazlık” ve
“kötü tesadüf” kavramlarından bahsetmiştir. Yargıtay’ın kararlarında
kaçınılmazlık ve kötü tesadüften bahsedebilmek için işçi ve işverenin sigorta
olayının olmaması için alabilecek tüm önlemleri aldıktan sonra, işin doğası
gereği kendiliğinden veya doğa güçleri gibi beklenmeyen etkiler sebebi ile
ortaya çıkan bir takım olumsuzlukların bulunması gerekmektedir. Yani önlem
almak suretiyle önüne geçilebilecek olaylarda kaçınılmazlıktan söz edilemeyeceği
vurgulanmıştır.
506 sayılı Kanunun 87 nci maddesinin ikinci fıkrasındaki
tanımlamaya göre bir işte veya bir işin bölüm veya eklentilerinde işverenden iş
alan ve kendi adına sigortalı çalıştıran üçüncü kişiye aracı denir. Yine
maddenin birinci fıkrasında ise asıl işverenin sorumluluk kapsamı belirlenmeye
çalışılmıştır. Bu maddenin birinci fıkrasındaki düzenlemeye göre sigortalılar
üçüncü bir kişinin aracılığı ile işe girmiş ve bununla sözleşme yapmış olsalar
bile, bu kanunun iş verene yüklediği ödevlerden dolayı, aracı olan üçüncü kişi
ile birlikte asıl iş veren de sorumlu tutulmuştur.
Aracı (alt işveren) tanımı 5510 sayılı Kanunun 12 nci
maddesinin son fıkrasında ise bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya
hizmet üretimine ilişkin bir işte veya bir işin bölüm veya eklentilerinde, iş
alan ve bu iş için görevlendirdiği sigortalıları çalıştıran üçüncü kişi olarak
yapılmıştır. Sigortalılar, üçüncü bir kişinin aracılığı ile işe girmiş ve
bunlarla sözleşme yapmış olsalar dahi, asıl işveren, bu Kanunun işverene
yüklediği yükümlülüklerden dolayı alt işveren ile birlikte sorumludur.
Bununla birlikte 4857 sayılı İş Kanununda bir işverenden,
işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya
asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle
uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini
sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren
arasında kurulan ilişki asıl işveren-alt işveren ilişkisi olarak tanımlanmış
ve bu ilişkide asıl işveren, alt
işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak bu Kanundan, iş
sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan
yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumlu tutulmuştur.
506 sayılı Kanunun 87 nci ve 5510 sayılı Kanunun 12 nci
maddeleri uyarınca bir işte veya bir işin bölüm ve eklentilerinde işverenden iş
alan aracıların çalıştırdığı sigortalıların geçirdiği iş kazası ve tutulduğu
meslek hastalığı dolayı doğacak hukuki sorumluluktan aracı (alt işveren) ile
birlikte asıl işvereninde sorumlu tutulması nedeniyle önemli olan bir husus
taraflar arasında işveren-aracılık (asıl işveren-alt işveren) durumunun
tespitine yönelik olacaktır.
Günümüzde üretimdeki teknolojik gelişmeler, üretimde
uzmanlaşmaya gidilerek kaliteli ve seri mal ve hizmet üretimi yeni çalışma
biçimlerini de beraberinde getirmiştir. Bu çalışma biçimlerinden birisi de asıl
ve alt işverenlik uygulamasıdır. Bir işte aracıdan (alt işveren) söz edebilmek
için iki koşulun birlikte gerçekleşmesi gerekir. Bunlardan ilki işin bölüm ve
eklentilerinde iş alan üçüncü bir kişinin bulunması, ikinci koşul ise asıl işin
bölüm ve eklentilerinden iş alan üçüncü kişinin aldığı bu işte sigortalı
çalıştırması gerekir.
Örneğin elbise imalatı yapan bir fabrikada imal edilen bu
elbiselerin paketleme işinin X firmasına verilmesi halinde, paketleme işini
alan X firmasının aldığı bu işte sigortalı çalıştırırsa Kanun gereği aracı
olarak kabul edilecektir. Aracı olan X firmasının asıl işverenden aldığı
paketlemede işinde çalıştırdığı sigortalısının bir iş kazasına maruz kalması
durumunda meydana gelen kaza olayından dolayı aracı X firması ile birlikte asıl
işveren de sorumlu tutulacaktır.
İşverenden işin bölüm ve eklentilerinden iş alan ancak
aldığı bu işte sigortalı çalıştırmayıp bu işi kendisi ve ortakları ile birlikte
yürütün kimse alt işveren olarak kabul edilmeyecektir. Yine asıl işin
tamamlayıcısı ve ayrıntısı niteliğinde olmakla birlikte alınan bu işler
işçileri birbiriyle karışmayacak durumda asıl işyerinden bağımsız olarak
yürütülüyorsa bu durumda alt işverenlik durumu söz konusu olmayacak işi alan
üçüncü kişi bağımsız işveren olarak kabul edilecektir. Örneğin bir bina
inşaatının kapı ve pencerelerinin doğrama işini alan ve aldığı bu işte
sigortalı çalıştırmayıp bizzat kendisi çalışan A şahsı, bu işten dolayı aracı
sayılmayacaktır.
Örnek: Bir meyve suyu üretimi yapan bir fabrikada meyvelerin
yıkanması ve üretime hazır hale getirilmesi işini alan Y firması bu işi fabrika
binasından ayrı bir yerde yapıyor ve çalıştırdığı sigortalılar esas işyerinin
sigortalıları ile birbirine karışmıyorsa Y firması bu işten dolayı aracı (alt
işveren) değil bağımsız bir işveren olarak kabul edilecektir. Bu durumda Y
firmasının çalıştırdığı sigortalıların geçirdiği iş kazasından dolayı meyve
suyu üretimi fabrikası işvereninin 506 ve 5510 sayılı Kanunlar gereğince
sorumluluğu söz konusu olmayacaktır.
5.2. SİGORTALININ SORUMLULUĞU
506 sayılı Kanun ve 5510 sayılı Kanunda iş kazası ve meslek
hastalığı halinde sigortalının sorumluluğun bulunması, yapılacak sosyal
güvenlik yardımlarından kusurun derecesi ve ağırlığına göre bir eksiltme sebebi
olarak yasal hükme bağlanmıştır. 506 sayılı Kanunda iş kazası ve meslek
hastalığı halinde sigortalının sorumluluğu, Kanunun 110 uncu maddesinde
“Sigortalının kastı ve suç sayılabilir hareketi”, 111 inci maddesinde ise
“Sigortalının bağışlanmaz kusuru” olarak iki açıdan ele alınmış ve
düzenlenmiştir.
Kasıt veya suç sayılabilir bir hareketi nedeniyle iş kazası
veya meslek hastalığı olayının meydana gelmesine sebebiyet veren sigortalının
sorumluluğu 506 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinde düzenlenmiştir. Söz konusu
maddenin birinci fıkrasındaki düzenlemeye göre kasdi bir hareketi yüzünden iş
kazasına uğrayan veya meslek hastalığına tutulan sigortalıya geçici iş
göremezlik ödeneği ve sürekli iş göremezlik geliri verilmez. Sigortalıya
yalnızca gerekli sağlık yardımları yapılır. 506 sayılı Kanunun 110 uncu
maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenlemeye göre suç sayılır bir hareketi yüzünden
iş kazasına uğrayan veya meslek hastalığına tutulan sigortalıya verilecek
geçici iş göremezlik ödeneği ve sürekli iş göremezlik geliri, suça esas kusur
derecesinin yarısına kadar indirilerek ödenir.
Bilindiği gibi iş kazası geçiren veya meslek hastalığına
tutulan sigortalıya hangi sosyal güvenlik yardımlarının yapılacağı, 506 sayılı
Kanunun 12 nci maddesinde sayılmıştır. Söz konusu madde gereğince yapılacak bu
yardımlar arasında geçici iş göremezlik ödeneği ve sürekli iş göremezlik geliri
de yer almaktadır.
Kanun hükmü gereğince iş kazası veya meslek hastalığı
nedeniyle geçici iş göremezliğe uğrayan sigortalıya her gün için geçici iş
göremezlik ödeneği verilir. Bu ödenekten yalnızca sigortalının kendisi
yararlanabilir.
Geçici iş göremezlik hali sonunda Kuruma ait veya Kurumun
sevk edeceği sağlık tesisleri sağlık kurulları tarafından verilecek raporlarda
belirtilen arızalarına göre, iş kazası veya meslek hastalığı sonucu meslekte
kazanma gücünün en az % 10 azalmış bulunduğu Kurumca tespit edilen sigortalı,
sürekli iş göremezlik gelirine hak kazanır. Sürekli iş göremezlik gelirinin
sigortalıya ömür boyunca verilmesi esastır. Geçirdiği iş kazası veya meslek
hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahibi olan eş, çocuk, anne ve
babalarına gelir bağlanır. Bağlanan bu gelirlere ölüm geliri adı verilir.
Kasıtlı bir hareketi nedeniyle iş kazasının veya meslek
hastalığının meydana gelmesine sebebiyet veren sigortalıya yukarıda belirtilen
sosyal güvenlik yardımlarından geçici iş göremezlik ödeneği verilmez. Sigortalı
meslekte kazanma gücünü %10 ve üzeri bir oranda kaybetmesi nedeniyle sürekli iş
göremezlik gelirine hak kazansa bile bu gelir ödenmez. Suç sayılır hareketi
nedeniyle iş kazası veya meslek hastalığı olayının meydana gelmesine neden olan
sigortalı içinse bu yardımların yarısına kadar Kuruma eksiltme yapma yetkisi
tanınmıştır.
506 sayılı Kanunun 111 inci maddesinin birinci fıkrasına
göre bağışlanmaz kusuru yüzünden iş kazasına uğrayan veya meslek hastalığına
tutulan sigortalıya verilecek geçici iş göremezlik ödeneği veya sürekli iş
göremezlik gelirinin bu kusurunun derecesine göre, % 50’sine kadarının Kurumca
indirilebileceği öngörülmüştür.
Bu maddenin ikinci fıkrasında tehlikeli olduğu veya
hastalığa sebep olacağı bilinen yahut yetkili kimseler tarafından verilen
emirlere aykırı olan veyahut açıkça izne dayanmadığı gibi hiçbir gereği veya
yararı bulunmayan bir işi elinde olarak sigortalının yapması veya yapılması
gerekli bir hareketi savsaması kusurun bağışlanmazlığına esas tutulacağı ifade
edilmiştir.
Buradan hareketle, bağışlanmaz kusur, Sosyal Sigortalar
Kanununa özgü bir kusur hali olup içerik ve sınırları Kanunda açıkça
belirlenmiştir. Buna göre sigortalının bağışlanmaz kusurlu sayılıp
sayılmayacağı, olayın meydana gelmesindeki davranış ve eyleminin maddede
sayılan bağışlanmaz kusur hallerine girip girmediğine göre belirlenir.
Nitekim Yargıtay 10.Hukuk Dairesi bir kararında[21]; 506 sayılı
Yasanın 111 inci maddesinin "Bağışlanmaz kusuru yüzünden iş kazasına
uğrayan, meslek hastalığına tutulan veya hastalanan sigortalıya verilecek
geçici iş göremezlik ödeneği veya sürekli iş göremezlik geliri, bu kusurun
derecesine göre, Kurumca, yarısına kadar eksiltilebilir. Tehlikeli olduğu veya
hastalığa sebep olacağı bilinen yahut yetkili kimseler tarafından verilen emirlere
aykırı olan veyahut açıkça izne dayanmadığı gibi hiçbir gereği veya yararı
bulunmayan bir işi elinde olarak sigortalının yapması veya yapılması gerekli
bir hareketi savsaması kusurun bağışlanmazlığına esas tutulur." Hükmünü
içermekte olduğunu; Sosyal Sigortalar Kanununa özgü bir kavram olan
"bağışlanmaz kusurun", 506 sayılı Yasanın 111 inci maddesinin son
fıkrasında tanımlanıp, içerik ve sınırları açıkça belirlenmiş olduğunu, bu
tanımlayıcı hüküm karşısında, anılan kavramın başka şekilde anlaşılıp, farklı
alanlardaki yaklaşımlar uyarınca nitelendirilmesine yasal olanak bulunmadığını,
sigortalının, iş kazası veya meslek hastalığının oluşmasında etkili bulunan
davranışının "bağışlanmaz kusur" niteliğinde kabul edilebilmesi için,
506 sayılı Yasanın 111 inci maddesinin son fıkrasındaki tanıma uygun olmasına
bağlı olduğunu, genel anlamda sigortalının yüksek oranlı kusurunun, mutlak
olarak "bağışlanmaz kusur" kabulü için yeterli olamayacağını ve bu
nedenle işçi sağlığı ve iş güvenliği ile iş kazasının gerçekleştiği iş kolunda
geçerli kurallar yönünden, taraflarca sunulan tüm kanıtların irdelenmesi
suretiyle, sosyal güvenlik hukukunun genel ilkeleri ışığında bir inceleme
yapılmaksızın; ceza yargılaması sürecinde elde edilen ve sigortalı yönünden %
50 kusur oranı öngören bilirkişi raporundaki soyut tespitten hareketle,
sigortalının bağışlanmaz kusurlu olarak kabulüyle hüküm kurulmuş olmasının usul
ve yasaya aykırı bulunduğu yönünde görüş belirtmiştir.
5510 sayılı Kanunda sigortalının sorumluluğu, Kanunun 22 inci
maddesinde “Sigortalının kendisinden kaynaklanan sebeplerle tedavi süresinin
uzaması, iş göremezliğinin artması” başlığı altında düzenlenmiştir. Burada iş
kazası veya meslek hastalığının meydana gelmesinde kusuru bulunan ve sonrasında
sigortalının tekrar sağlığına kavuşması, iyileşmesi, çalışma gücünün yeniden
kazandırılması amacıyla bir takım tedbir ve tavsiyeleri uymaması nedenleri,
kendisine verilecek geçici iş göremezlik ödeneği veya bağlanacak sürekli iş
göremezlik gelirinden indirim yapılmasına yönelik yaptırımlar öngörülmüştür. Bu
yaptırımları şu şekilde sıralayabiliriz;
a) Kasıtlı bir hareketi yüzünden iş kazasına uğrayan veya
meslek hastalığına tutulan veya Kurumun yazılı bildirimine rağmen teklif edilen
tedaviyi kabul etmeyen sigortalıya, verilecek geçici iş göremezlik ödeneği veya
sürekli iş göremezlik gelirinin yarısı indirilir. Sigortalının teklif edilen
tedaviyi kabul ettiği tarihten itibaren ise yeniden kesinti yapılmadan geçici
iş göremezlik ödeneği ödenecektir. Sigortalını kasıtlı davranışının ve iş
kazası ve meslek hastalığı nedeniyle teklif edilen tedaviyi kabul etmeme
durumlarının sorumluluğu gerektiren eylem ve hareketin niteliğine göre mahkeme
kararı, denetim, soruşturma ve kontrol raporları, ünite kararı, hekim raporu,
kamu kurum ve kuruluşlarının görevleri gereği düzenlediği tutanaklar veya
belgelerle tespit edilmesi gerekir.
b) Ağır kusuru yüzünden iş kazasına uğrayan veya meslek
hastalığına tutulan sigortalıya verilecek geçici iş göremezlik ödeneği veya
sürekli iş göremezlik gelirinin mahkeme kararı, denetim, soruşturma ve kontrol
raporları, ünite kararı, hekim raporu, kamu kurum ve kuruluşlarının görevleri
gereği düzenlediği tutanaklar veya belgelerde belirlenen kusur derecesinin üçte
biri oranında Kurumca eksiltilerek ödenir. Ancak kusur derecesinin bilgi ve
belgelerde yer almaması hâlinde verilecek geçici iş göremezlik ödeneği veya
sürekli iş göremezlik geliri yüzde beş oranında Kurumca eksiltilecektir. Ceza
sorumluluğu olmayanlar için bu sorumluluk söz konusu olmayacaktır.
Sigortalının, iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili kurallara
uymaması, tehlikeli olduğu veya hastalığa sebep olacağı bilinen bir hareketi
yapması, yetkili kimseler tarafından verilen emirlere aykırı hareket etmesi,
açıkça izne dayanmadığı gibi, hiçbir gereği veya yararı bulunmayan bir işi
bilerek yapması ve yapılması gerekli bir hareketi savsaması, ağır kusuruna esas
tutulacaktır.
Bilindiği üzere, 5510 sayılı Sosyal Güvenlik Reformu Kanunu
yürürlüğe girmeden önce iş kazası olaylarında sigortalının kusur sorumluluğu
506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunun 111’inci maddesinde “bağışlanmaz kusur”
olarak düzenlenmişti. 506 sayılı Kanunun 111’inci maddesinde bağışlanmaz kusuru
yüzünden iş kazasına uğrayan sigortalıya verilecek geçici iş göremezlik ödeneği
veya sürekli iş göremezlik gelirinin, % 50’sine kadarının Kurumca
indirilebileceği öngörülmüş ve yine aynı maddede tehlikeli olduğu veya
hastalığa sebep olacağı bilinen yahut yetkili kimseler tarafından verilen
emirlere aykırı olan veyahut açıkça izne dayanmadığı gibi hiçbir gereği veya
yararı bulunmayan bir işi elinde olarak sigortalının yapması veya yapılması
gerekli bir hareketi savsaması kusurun bağışlanmazlığına esas tutulacağı ifade
edilmişti.
Oysa 5510 sayılı Kanunda iş kazasında sigortalının kusur
sorumluluğunun belirlenmesinde “bağışlanmaz kusur” kavramı yerine “ağır kusur”
kavramı getirilmiş ve bu Kanunun 22’inci maddesinde ceza sorumluluğu olmayanlar
hariç, ağır kusuru yüzünden iş kazasına uğrayan sigortalının kusur derecesi
esas alınarak kendisine verilecek geçici iş göremezlik ödeneği veya sürekli iş
göremezlik gelirinin üçte birine kadarının Kurumca indirilebileceği hüküm
altına alınmıştır.
Ağır kusur sorumluluğunda 506 sayılı Kanunun 111’inci
maddesindeki bağışlanmaz kusur sorumluluğu için gerekli olan eylem ve
davranışların kapsamı genişletilerek sigortalının iş sağlığı ve güvenliği ile
ilgili kurallara aykırı hareketi de sigortalıya yapılacak ödenek ve gelirlerden
bir eksiltme sebebi olarak kabul edilmiştir.
Kurum uygulaması bakımından; sigortalıların geçirdikleri iş
kazası veya meslek hastalığı nedeniyle haklarında düzenlenen ve sosyal güvenlik
il müdürlüğü veya sosyal güvenlik merkezlerine intikal eden veya bu üniteler
tarafından iş kazası veya meslek hastalığı olayına ilişkin temini gereken
mahkeme kararı, denetim, soruşturma ve kontrol raporları, ünite kararı, hekim
raporu, kamu kurum ve kuruluşlarının görevleri gereği düzenlemiş olduğu
tutanaklar veya belgelerde, sadece ağır kusurlu olduğu ve kusur oranı anılan
beldelerde kayıtlı olan sigortalıların bu belgelerde belirtilen kusur derecesi
esas alınarak, sigortalıların iş kazası ile meslek hastalığı sigortasından
istirahatlı oldukları günlere ait hak ettikleri ve Kurum tarafından kendilerine
ödenmesi için PTT bank şubelerine havale edilmek üzere tespit edilmiş olan
geçici iş göremezlik ödeneği miktardan üçte biri oranında eksiltilmesi, ancak,
ağır kusurlu olduğuna ilişkin kusur derecesi yukarıda belirtilen bilgi ve
belgelerde yer almamasına rağmen iş kazası, meslek hastalığı olayı dolayısıyla
sigortalı hakkında düzenlenen belgelerden ağır kusurlu olduğu anlaşılan
sigortalıların geçici iş göremezlik ödeneği miktardan ise, yüzde beş oranında
eksiltilmesi işlemi yapılacaktır.
Yine sigortalıların geçirdiği trafik kazası dolayısıyla yeni
Trafik Kanunu’na göre düzenlenen Trafik Kaza raporlarında; olaya karışanların
kusur oranı belirtilmeksizin, 2918 sayılı Trafik Kanunu hükümlerinin ihlal
edildiğinin belirtildiği dolayısıyla olayın intikal ettiği adli mercilerce
belirlenmiş kusur oranı mevcut ise, bu kusur oranının, ancak herhangi bir
şekilde adli mercilere intikal etmeyen, trafik kaza sonrası düzenledikleri
belgelerin intikal ettiği Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel
Müdürlüğü bünyesinde kurulu olan Trafik Hizmetleri Döner Sermaye İşletmesi’nden
veya sigorta şirketleri (eksperleri) tarafından belirlenen kusur oranlarının
tespit edilerek buna göre işlem yapılacaktır.
Örnek: Bir ilaç firmasında mümessil olarak çalışan
sigortalının kendisine tahsis edilen araçla, müşteri ziyaretine gittiği esnada
15/06/2011 tarihinde trafik kazası geçirmesi sonucu, düzenlenen trafik tespit
tutanağında % 60 oranında kusurlu bulunduğunun tespit edilmesi halinde
kendisine verilecek geçici iş göremezlik ödeneklerinden % 20 oranında bir
indirim yoluna gidilecektir.
c) İş kazasına uğrayan veya meslek hastalığına tutulan
sigortalının tedavi altına alındıktan sonra tedavisini yapan hekim tarafından
bildirilen tedbirlere ve yapılan tavsiyelere uymaması nedeniyle, normal tedavi
süresi uzamış, sürekli iş göremezlik derecesi artmış veya malul kalmış yahut
maluliyet oranı artmış ise, bu hususların hekim raporu ile tespit ve
belgelendirilmiş olması kaydıyla sigortalıya ödenecek geçici iş göremezlik
ödeneği veya sürekli iş göremezlik geliri, uzayan tedavi süresi veya artan iş
göremezlik oranı esas alınarak dörtte birine kadarı Kurumca eksiltilerek
ödenecektir. Ceza sorumluluğu olmayanlar ile kabul edilebilir bir mazereti
olanlar için bu sorumluluk söz konusu olmayacaktır.
Örnek: Bir depoda yük indirme ve bindirme işçisi olarak
çalışan sigortalının yüksekte çalışırken bulunduğu yerden zemine düşerek
uğradığı iş kazası sonucu kısmi felç geçirmesi, hekim tarafından istenilen
fizik tedavi egzersizlerine katılmaması nedeniyle maluliyet oranının % 20
oranında artmış olduğunun tespit edilmesi durumunda bağlanacak sürekli iş
göremezlik geliri nedeniyle artan iş göremezlik oranının dört birine kadarı
Kurumca indirilecektir.
d) Tedavi gördüğü hekimden, tedavinin sona erdiğine ve
çalışabilir olduğuna dair belge almaksızın çalıştığı; mahkeme kararı, denetim,
soruşturma ve kontrol raporları, ünite kararı, hekim raporu, kamu kurum ve
kuruluşlarının görevleri gereği düzenlediği tutanaklar veya belgelerle
belirlenen sigortalıya geçici iş göremezlik ödeneği ödenmez, ödenmiş olanlar da
yersiz yapılan ödeme tarihinden itibaren ilgili mevzuat hükümlerine göre geri
alınacaktır.
Sigortalılara ait raporda, istirahat süresi sonunda çalışır
kararı varsa ayrıca çalışabilir belgesi aranmaz. Geçici iş göremezlik ödeneği
ödenirken sigortalının istirahatlı olduğu devrede çalışmadığının işveren veya
Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında sigortalı
olanlar tarafından beyan ve belgelenmesi gerekecektir.
Örnek: Bir plastik ambalaj fabrikasında kalıp makinesinde
çalışan sigortalının, elini kalıba sıkıştırması nedeniyle uğradığı iş kazası
sonucu 6 ay istirahatlı sayılmış olsun. Sigortalı çalışır kararı almadan iki ay
sonra çalışmaya başlaması halinde çalıştığı süreler için geçici iş göremezlik
ödeneği verilmez, verilmiş olanlar da ödemenin yapıldığı tarihten itibaren
hesaplanacak kanuni faizi ile birlikte geri tahsil edilir.
5.3. ÜÇÜNCÜ KİŞİLERİN SORUMLULUĞU
Meydana gelen iş kazası ve meslek hastalığı olaylarında
işverenin sorumluluğu yanında kasıt ve kusuru bulunan üçüncü kişilerde sorumlu
tutulmuşlardır. 506 sayılı Kanunun 26 ncı maddesinin ikinci fıkrasındaki
düzenlemeye göre iş kazası veya meslek hastalığı üçüncü bir kişinin kasıt ve
kusuru yüzenden meydana gelmişse, Kurumca bütün sigorta yardımları yapılmakla
beraber zarara sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları
çalıştırılanlara Borçlar Kanunu hükümleri gereğince rücu edileceği hükmü yer
almıştır.
Örnek: Bir nakliyecilik işyerinde kamyon şoförü olarak
çalışan sigortalının, seyir halinde iken karşı yönden gelen araçla çarpışması sonucu
11/02/2005 tarihinde meydana gelen trafik iş kazası olayında düzenlenen trafik
kazası tespit tutanağında karşı tarafın araç sürücüsünün şeride tecavüz etme
kuralını ihlal etmesi nedeniyle 8/8 oranında kusurlu bulunması halinde 506
sayılı Kanunun 26 ncı maddesi ikinci fıkrası gereğince sorumlu tutulacaktır.
Söz konusu düzenlemeye bakıldığında iş kazası ve meslek
hastalığı olaylarında zarara sebep olan işveren, üçüncü kişilerin sorumluluğu aynı maddede
düzenlenmiştir. Üçüncü kişilerin meydana gelen iş kazası ve meslek hastalığı
olayı sonucu Kurumca sigortalı veya hak sahiplerine yapılan bütün sigorta
yardımlarından sorumlu tutulabilmesi iş
kazası veya meslek hastalığı sonucu meydana gelen zarara kasıt ve kusurlu bir
davranış ve eylemi nedeniyle sebep olmasına bağlıdır.
Kasıt veya kusurlu bir davranışı nedeniyle iş kazası veya
meslek hastalığı olayının meydana gelmesine sebep olan üçüncü kişinin meydana
gelen zarardan dolayı sorumlu tutulmasında sigortalı olup olmaması, kaza
geçirilen veya meslek hastalığına tutulduğu işyeri işverenin çalışanı olup
olmaması önemli değildir.
Bununla birlikte meydana gelen iş kazası veya meslek
hastalığı sonucu zarara sebep olan üçüncü kişi veya kişiler sigortalı ise
bunları çalıştıran işverenlerinin de meydana gelen olayda şayet kusuru
bulunuyorsa bunlara da Borçlar Kanunu hükümlerine göre rücu edilecektir.
5510 sayılı Kanunun 21 inci maddesinde iş kazası veya meslek
hastalığı halinde üçüncü kişilerin sorumluluğu, işverenin sorumluluğu ile aynı
başlık altında toplanmıştır. Söz konusu maddede yapılan düzenlemeye göre; iş
kazası ve meslek hastalığı üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana
gelmişse, sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken
ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin
yarısı, zarara sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları
çalıştıranlara rücu edilecektir.
Yapılan düzenleme gereğince, sigortalıların; geçirdikleri iş kazasının veya yakalandıkları
meslek hastalığının üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana geldiğinin
Kurum tarafından tespit edilmesi halinde, sigortalılara veya hak sahiplerine
ödenmiş ya da ileride ödenecek geçici iş göremezlik ödeneğinin tutarının
tamamı, üçüncü kişilerin kusurlu oldukları miktarlarla sınırlı olmak
üzere, Kurumca üçüncü kişilere ve şayet
kusuru varsa bunları çalıştıranlara ödettirilmesi gerekmektedir.
İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık, kamu görevlileri,
er ve erbaşlar ile kamu idareleri tarafından görevlendirilen diğer kişilerin
vazifelerinin gereği olarak yaptıkları fiiller sonucu meydana gelmiş ise, bu
fiillerden dolayı haklarında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunanlar hariç
olmak üzere, sigortalı veya hak sahiplerine yapılan ödemeler veya bağlanan
gelirler için kurumuna veya ilgililere rücu edilmez.
Ayrıca, iş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölümlerde,
Kanun uyarınca hak sahiplerine bağlanacak gelir ve verilecek ödenekler için, iş
kazası veya meslek hastalığının meydana gelmesinde kusuru bulunan hak
sahiplerine veya iş kazası sonucu ölen kusurlu sigortalının hak sahiplerine,
Kurumca rücu edilmeyecektir.
İş Kazaları Bilirkişiliğinde Halk Sağlığı’nın Yeri
Prof. Dr. Z.Aytül ÇAKMAK
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Halk Sağlığı Bakış Açısı ve Felsefesi
Halk Sağlığı bilimi, toplumun sağlık düzeyinin her yönden
korunması, geliştirilmesi, hastalıklara karşı erken tanı, sağaltım,
esenlendirme olanaklarının sağlanması ve insanların yaşam sürelerinin
uzatılması hedefleri için gerekli olan bilgi, beceri ve davranışları öğreten
bir bilim dalıdır. Halk Sağlığı bakış açısı, koruyucu ve önleyici tıp
bilgilerinden yola çıkarak, toplum sağlığı yararını en üst düzeyde tutan bir
yaklaşım olup, her bireyin ya da kurumun önceliğinde olması gereken değer ve
kavramlar bütünüdür (1).
Halk Sağlığı uzmanlık eğitimi sürecinde, demografi,
epidemiyoloji, biyoistatistik, kadın sağlığı, üreme sağlığı ve aile planlaması,
çocuk sağlığı, iş sağlığı ve güvenliği, okul sağlığı, adölesan sağlığı, çevre
sağlığı, afet ve afet tıbbı, toplum beslenmesi, bulaşıcı hastalıkların
kontrolü, bağışıklama, sağlık yönetimi, geriyatri, kronik hastalıklar, sağlık
ekonomisi, sağlık eğitimi ve sağlığı geliştirme, tıp ahlakı, toplum ve ruh
sağlığı, ağız ve diş sağlığı gibi temel konular ele alınır ve ayrıntılı şekilde
işlenir. Bu temel öğretiden geçen halk sağlığı uzmanı, toplumun sağlık
düzeyini, var olan ve gelişebilecek sorunlarını, bu sorunların nedenlerini ve
toplumun sağlık gereksinmelerini bilimsel teknikler kullanarak saptar ve
araştırıcılık, danışmanlık ve yöneticilik görevlerinde, koruyucu ve
iyileştirici sağlık hizmetlerinin sunumunda, salgınların incelenmesinde, halkın
sağlık eğitiminde ve halk sağlığı laboratuarlarının işletilmesinde doğrudan
görev alır.
Halk Sağlığı Anabilim Dallarında İş Sağlığı ve Güvenliği,
Meslek Hastalıkları eğitiminin ayrı bir yeri vardır. Bu süreci dört aşamada ele
alabiliriz.
1. Tıp Fakültesi
Mezuniyet Öncesi Eğitim Sürecinde
2. Tıp Fakültesi Uzmanlık Eğitimi Sürecinde
3. Tıp Fakültesi Uzmanlık Eğitimi Sonrasında
4. Diğer eğitimler
1. Tıp Fakültesi
Mezuniyet Öncesi Eğitim Sürecinde
Türkiye’de eğitim verdiği belirlenen 61 tıp fakültesinin
43’ünde Halk Sağlığı Anabilim Dalı kurulmuş ve eğitim vermektedir. Mezuniyet
öncesi müfredatlarında, Dönem III, IV, V’de 9-15 saat arasında İş Sağlığı ve
Güvenliği, Meslek Hastalıkları ve Korunma vb. adlarla İSG eğitimleri
sürdürülmektedir. Bunun yanında son sınıf öğrencilerinin pratik anlamda İş
yerlerine, Meslek Hastalıkları Hastanesine, İş Sağlığı ve Güvenliği Merkezine
bilimsel gezileri de eğitimlerinin bir parçasıdır.
2. Tıp Fakültesi Uzmanlık Eğitimi Sürecinde
Birçok Halk Sağlığı Anabilim Dalında İş Sağlığı ve
Güvenliği, Meslek hastalıkları ve ilgili derslerle beraber ortalama 150 saat iş
sağlığı dersleri verilir. Uzmanlık eğitimi süresince bu uygulamalı ve teorik
dersleri alan Halk Sağlığı uzmanı eğer isterse Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığına başvurarak İşyeri hekimliği belgesini alabilir (2).
3. Tıp Fakültesi Uzmanlık Eğitimi Sonrasında
a. Halk Sağlığı Uzmanı olmuş bir hekim Halk Sağlığı Anabilim
Dallarında açılan İş Sağlığı Doktora Programlarına başvurarak 4 yıllık bir
eğitim sonrası İş Sağlığı Bilim Doktoru unvanını alabilir.
b. Halk Sağlığı uzmanlığı dışında da tıp doktoru olan ve
doktora yapabilme koşullarını sağlayan her hekim Halk Sağlığı Anabilim
Dallarında İş Sağlığı doktorası yapabilir.
c. Ayrıca Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi
Yönetmeliği’nin yürürlüğe konulması ile İş ve Meslek Hastalıkları, uzmanlık
eğitiminin üzerine 3 yıllık bir eğitimle Halk Sağlığı, Göğüs Hastalıkları, İç
Hastalıkları Anabilim Dalına bağlı Yan Dal olarak kabul edilmiştir (3).
4. Diğer eğitimler
a. İSG teknikerinin eğitimleri
12 Üniversitenin bağlı Meslek Yüksekokullarında “İşçi
Sağlığı ve İş Güvenliği” eğitimleri verilmektedir. Eğitim süresince; Yönetim,
İş Güvenliği, Kayıt-İstatistik, İşçi Sağlığı, İş Güvenliği, Çevre Koruma, İlk
Yardım, İş Hijyeni gibi dersler Halk Sağlığı (İş Sağlığı ile ilgili) hocaları
tarafından verilmektedir (4,5).
b. İşyeri hekimliği ve İSG uzmanlığı sertifika
eğitimleri
ı. Pedagojik formasyona veya eğiticilerin eğitimi belgesine
ve iş sağlığı ve güvenliği alanında en az beş yıllık mesleki tecrübeye sahip;
işyeri hekimleri ile iş sağlığı ve güvenliği, iş sağlığı veya iş güvenliği
lisansüstü eğitimine sahip hekimlere,
ıı. Üniversitelerde, Bakanlıkça ilan edilen eğitim
programlarına uygun alanlarda en az dört yarıyıl ders veren hekimlere,
ııı. İş ve meslek hastalıkları ya da işyeri hekimliği yan
dal uzmanları ile uzmanlık eğitimi süresince iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili
en az 150 saat teorik ve uygulamalı eğitim alan halk sağlığı uzmanlarına,
işyeri hekimliği sertifikası verilmektedir (6).
İş Kazası
İş Kazaları ve nedenlerine çok kısa değinmek gerekirse,
Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre iş kazası, planlanmamış ve beklenmeyen bir
olay sonucunda sakatlanmaya ve zarara neden olan durumdur.
-İşyeri ile ev arasında,
-İşyeri ile işçinin normal olarak yemek yediği yer arasında,
-İşyeri ile işçinin normal olarak ücretini aldığı yer
arasında, oluşan kazalar, iş kazasıdır.
İş kazalarının oluş nedenleri incelendiğinde ilk sıralarda,
insan, makine-malzeme, sosyal-teknik çevre faktörlerini görmekteyiz. Kazaların
oluş nedenlerini ele aldığımızda insan faktörünün ilk üç sıra içinde olması,
bize iş sağlığının ve koruyucu hekimliğin önemini bir kez daha vurgulamaktadır.
Kaza
nedenlerine genel bir çerçeveden bakıldığında, hemen her kazada mutlaka insana
bağlı bir hatanın yer aldığı görülmektedir. Ancak insana ilişkin bu hata,
sadece kaza yapan kişi ile sınırlı değildir. Ancak genelde insan hatası
kavramı, operatör hatalarını veya yaralanan çalışanların hatalarını tanımlamada
kullanılmıştır. Oysa bu durum insan hatalarının sınırlı bir bölümüdür.
Fabrikanın projesini çizen mimardan makineleri planlayan ve monte eden mühendise;
bakım ve onarım yapan işçiden işletmeciye ve hatta fabrika hekimine kadar
uzayan bir grup insanın hatası burada söz konusu olabilecektir. Konuya bu geniş
açıdan bakıldığında bazı araştırmacılar şu şekilde bir açıklamada bulunmuştur:
"Bütün kazaların arkasındaki temel sebep insandır"(7-11).
Sanders
ve Shaw bu konuda on beş çalışma yapmış ve insan hatasından kaynaklanabilecek
kaza yüzdesinin %4-90 arasında değiştiğini belirtmişlerdir. Çalışmalarında 338
kaza vakası incelenmiş ve kazaların %50'sinde temel sebebin insan hatası
olduğunu, fakat hiç bir durumda kazaya sebebiyet veren unsurun tek başına insan
hatası olmadığını belirtmişlerdir (12,13).
Ülkemiz
araştırmacılarından Aslanoğlu ise kazaya neden olan faktörleri "3 E
Kuralı" ile açıklamıştır. Bunlar, eğitim ve insan faktörü (education),
araç faktörü (engineering), çevre faktörüdür (environment). Araştırmacı bir de
ilk yardım (emergency care) faktörünü katarak, bu dört etkenin iş kazalarında
önemli bir rol oynadığını vurgulamıştır (14).
Bilirkişi
olma özellikleri:
Sosyal ilişkiler içinde karşılaştığı hukuki uyuşmazlıkları
çözmekle görevli yargı makamlarının ve özellikle hakimin, sosyal ilişkilerin
çok yönlülüğü ve karmaşıklığı ölçüsünde, "mimar",
"mühendis", "doktor", "mali müşavir",
"jeolog", "grafolog", "kimyager" gibi farklı
alanlarda uzmanlık sahibi kişilerin bilgisine ihtiyaç duyması kaçınılmazdır.
Uzmanlık alanlarının her geçen gün daha bir geliştiği ve derinleştiği günümüz
dünyasında, hakimin sağlıklı bir yargılama için bu uzman kişilerin yardımına olan
ihtiyacı daha şiddetle kendini hissettirmektedir.
Bilirkişilik kurumu, yargılama usulüne ilişkin
kanunlarımızda düzenlenmiş bir konudur. Bilirkişi, yargılama prosedürü içinde
hakimin ihtiyaç duyduğunda başvurduğu bir “yardımcısı” ve bir “yargılama sujesi”
olarak değerlendirilmiştir. Nitekim bir Yargıtay kararında “bilirkişinin görevi
hakime yardımcı olmaktır” denilmektedir (15).
Fonksiyonel açıdan hakimin yardımcısı olan bilirkişi ve
açıkladığı görüşü usul hukuku bakımından ve niteliği yönünden takdiri deliller
arasında sayılan bir delildir. Deliller, davanın dayanağı olan maddi vakıaların
ispatına yarayan araçlardır. Deliller yardımıyla maddi vakıalar, açık ve net
olarak tanımlanmalı, belirlenmeli ve nitelendirilmeli ki, ondan sonra hangi
hukuk kuralının o vakıayı çözmek üzere uygulanacağına karar verilebilsin. İşte
hakimin hukuki bilgi ve tecrübesini aşan, özel ve teknik bilgi ile ancak
çözümlenebilecek nitelikte bulunan hukuki uyuşmazlıklarda hakimler bu alanda
uzman bilirkişilerin görüşlerine ihtiyaç duyarlar (16,17).
Usul kanunlarımıza göre (HUMK.m.275, CMUK.m.66), mahkemeler,
çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren konularda bilirkişiye
başvururlar. Hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile
çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz.
Halk Sağlığı Uzmanı (İş Sağlığı) bilirkişi olabilir
“İş sağlığı profesyonelleri” tanımı, profesyonel yeterliğe
sahip olarak iş sağlığı ve güvenliği görevlerini yürüten, iş sağlığı hizmeti
veren ya da bir iş sağlığı uygulamasında yer alanların tümünü kapsamak üzere
kullanılır. İş sağlığı, teknik, tıbbi, sosyal ve yasal alanları içerdiği ve
teknoloji ile sağlık arasında bir köprü oluşturduğu için, çok farklı
disiplinler ile ilişkilidir. İş sağlığı profesyonelleri; iş sağlığı hekimlerini
ve hemşirelerini, iş müfettişleri ile iş hijyenistleri ve psikologları, iş
sağlığı ve güvenliği araştırması alanındaki uzmanları olduğu kadar, ergonomi,
rehabilitasyon, kaza önleme, çalışma ortamının geliştirilmesi alanlarındaki
uzmanları da kapsar (18).
Uluslar Arası İş Sağlığı Komisyonu (ICOH, International
Commission on Occupational Health) 2002 yılında yayınladığı rapora göre iş
sağlığı profesyonellerinin niteliklerini şöyle özetleyebiliriz:
1. Çevre ve toplum sağlığına katkıda bulunmalıdır.
2. İşçinin yaşamını ve sağlığını korurken, bunu dürüstlük,
tarafsızlık, sağlık verilerinin gizliliğini ve işçilerin özel bilgilerini
korumayı ilkesi içinde yapmalıdır.
3. Görevleri için gerekli olan yeterliği edinip sürdürmeli
ve işlerini doğru uygulamayla ve profesyonel etik kurallara uygun biçimde
yürütmelerini sağlayacak koşulları talep etmelidirler (19).
Sonuç olarak, iş kazalarında Halk Sağlığı Uzmanın (İş
Sağlığı) bilirkişi olması olayın sağlık boyutunu ve kazanın insan boyutunu
irdelerken aynı zamanda o iş yerinde kişilerden kaynaklanabilecek ve tekrarlayabilecek iş kazalarının bir daha
olmasını önleyebilir.
KAYNAKLAR:
Halk sağlığı bakış açısı ve genetiği değiştirilmiş
organizmalar, Dilek Aslan Hacettepe Tıp Dergisi, 2011; 42: 110-114
“İşyeri Hekimlerinin Görev, Yetki, Sorumluluk ve Eğitimleri
Hakkında Yönetmelik” Resmi Gazete Tarihi: 27.11.2010 ve sayı: 27768
Sağlık Bakanlığının 19.06.2009 tarihli ve 7414 sayılı yazısı
üzerine, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair
Kanunun 9 uncu maddesi Resmi Gazete, Sayı: 27292.
http://www.tabanpuanlar.net/2009/03/is-sagligi-ve-guvenligi-bolumu-taban.html
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından Resmi Gazete
Tarihi: 27.11.2010 Sayı: 27768.
Kaza sebeplendirme yaklaşımları, Dizdar
E N, TTB Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, Temmuz, 2011, 26-31.
Petersen,
D, Human-Error Reduction and Safety Management, Aloray, 1984, New York,
Sanders,
M. S., McCormick, E, Human Factors in Engineering and Design, McGraw-Hill Inc.,
Seventh Edition1993, Singapore.
Tufan,
B, Göçmen İşçilerde İş Kazaları, Mayıs, 1994, SSK Yayın No: 556,
Kurt, M,
İş Kazalarının Ergonomik Analizi, Gazi Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü,
(Endüstri Müh. A. B.D. ), Yayınlanmamış Doktora Tezi1993, Ankara.
Sanders,
M. S, McCormick, E, Human Factors in Engineering and Design, McGraw-Hill Inc,
Seventh Edition 1993, Singapore.
Sanders,
M, Shaw, B, Research to determine the
contribution of system factors in the occurrence of underground injury
accidents, 1988, Pittsburgh
Aslanoğlu,
İş kazalarında ilk yardım, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İşçi Sağlığı
ve İş Güvenliği Sempozyumu, 4-10 Mayıs 1991, Ankara.
4. HD., 02.12.1982, 7303/11153 (ABD., 1983/2, s. 98 vd.).
Ayrıca bkz. H. E. Özdemir, Ceza Davaları İle Trafik Kazalarında Keşif ve
Bilirkişilik, 1971: 12.
Arslan , “Bilirkişilik, Sorunlar ve Çözüm Önerileri”, İzmir
Barosu Yargı Reformu 2000 Sempozyumu, İzmir, 5-8 Nisan 2000.
O. Atalay, “Hukuk Yargılamasında Bilirkişilik Uygulamasına
İlişkin Bazı Sorunlar”, Manisa Barosu Dergisi, Y.14, 1995, S.53-54, 70. Yıl
Özel Sayısı, s.134.
Soyer A. Sağlık Çalışanlarının Mesleki Riskleri ve Sağlık
Kurumlarında İş Sağlığı ve Güvenliği Birimleri: Neden, Nasıl? Toplum ve Hekim. 1999;14(6): 458–60.
Internatıonal Code Of Ethıcs For Occupatıonal Health
Professıonals Updated 2002 Adopted By The Icoh Board In March 2002.
BİLİRKİŞİLERİN RAPORLAMA SÜREÇLERİNDE KARŞILAŞTIĞI SORUNLARI
VE ÇÖZÜMLERİ
Prof.Dr. Yaşar Bilge*
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı
Bana bir Cumhuriyet mi tarif etmek istiyorsunuz?
Mahkemelerden çıkan kararları gösteriniz. ÇİÇERO
TANIMI: Bilirkişi bir sorunun çözümü için uzmanlığı, özel
veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde oy ve görüşünü sözlü ya da yazılı
olarak vermesi için başvurulan gerçek veya tüzel kişi olarak tanımlanabilir(1).
Bilirkişilik ise bilirkişinin tanımlanan sorunu çözme sürecinin
değerlendirilmesidir.
AMAÇ: Bilirkişi raporlarının yanlış olması, yetersiz, eksik,
özgül inceleme yapılmaması nedeniyle insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır(2).
Avrupa İnsan Hakları Mahkemeleri bağımsız bir soruşturmanın yetkili mahkeme
tarafından etkin soruşturma yapmama sebebiyle ülkemizi cezalandırmaktadır(3).
Güven sorunu da konunun anlaşılmazlık boyutunu artırır. Bilirkişilik yetkilerinin
sınırlı olması gerektiğinden bu konuyla ilgili tıpta uygulama hataları da işlenerek ilgili daldaki uzmanın kendi alanı
ile değerlendirme yapma gereği vurgulanmıştır. Bu durumların engellenmesi,
sistemimizin geliştirilmesi, eş değerli sistemin niteliğinin araştırılması
gayesiyle bilirkişilik yanı sıra tıpta uygulama hataları konusu da
incelenmesinde yarar bulunmaktadır.
TARİHÇE: MÖ 300 yıllarında İmhotep hekim sorumluluğuyla
ilgili bilgi aktarmıştır. MS 13. yüzyılda Çin’de “Hsi Yüan Yu” adlı eserde ölü
muayenesi aktarılmış. MÖ 44 yılında 23 bıçak darbesi ile öldürülen Julius
Caesar göğüs boşluğuna giren bıçak yarası ile öldüğüne dair rapor ilk bilirkişi
raporudur. MS 520-560 Roma hukukunda Justinyen kanunlarında hekimlerin şahit,
karar veren, yaranın vahamet derecesini tayin eden kişiler olduğu
bildirilmiştir. 1215 yılından itibaren Manga-Carta ile İnsan hakları kavramı
gündeme gelmiştir. 15. yüzyılda Bamberg Ceaz Fermanı ile itham sistemi yerine
“tahkik etme” sistemi getirilmiştir. 1788 Ceza Fermannamesinde “kanuni delil”
anlayışı ön plana çıkmıştır. 1650’li yıllarda Louise, Ambroise Pare, Samuel
Farr bilimsel delillerin niteliklerini açıklamışlardır. İslam Hukukuna göre
şahitliğin ispatlanması gerektiği bildirilmiştir. 1850’li yıllarda Ceza
Kanunname-i Humayunu ile bilirkişinin görevi tanımlanmıştır. 1915 yılında 326
sayılı “Tababeti Adliye Kanunu” çıkarılmıştır. 1926 ve 2004 yılında Türk Ceza
Kanunu, 1929 ve 2004 yılında Ceza Muhakemesi Kanunu, 1953 yılında Adli Müessese
Kanunu, 14.04.1982 tarih ve 2659 numaralı ve 19.02.2003 tarih ve 4810
numaralı Adli Tıp Kurumu Kanunu
çıkarılarak bilirkişi kavramı hukukta öncelikli olarak değerlendirilmesi gereği
bildirilmiştir(4,5). 04.11.1981 tarih ve 2547 nolu yüksek öğrenim kanunu ile
üniversiteler bilirkişilikle ilgili sorunları çözmede görevlendirilmiştir.
KANUNİ YÖNÜ: Anayasamız kişi dokunulmazlığı, kişi hürriyeti
ve güvenliği, özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı, Mahkemelerin
bağımsızlığı konularından vazgeçilmez olduğunu vurgulayarak geliştirilmesi hususunda
gereğinin yapılmasını uygun görmüştür. Türk Ceza Kanunu(TCK)’muza göre de suçta
ve cezada kanunilik, adalet ve kanun önünde eşitlik prensiplerini kabul
etmiştir. 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu(CMK)’nun 63.maddesine ve
1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun
275.maddesine göre; mahkeme tarafından bilirkişi görevlendirilmek suretiyle
dava konusu hususların açıklığa kavuşturulması mümkün olmaktadır. 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanunun 31. maddesine göre bilirkişi incelemesi yapılmaktadır.
4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun
soruşturma için izin şartı getirmiştir. Bilirkişiye CMK m 64/5 ve HMUK m 276/4
e göre yemin verdirilerek tarafsız ve dürüst olarak uzmanlık alanı çerçevesinde
görev yaptırılır. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunun 38. Maddesine göre
Üniversitede çalışan kişiler resmi bilirkişidir.
Bilirkişinin hangi konularda yetkin olduğu ve uzmanlık alanı
belli olmalıdır. Anayasamıza ve Uluslar arası Sözleşmelere göre; Adil
yargılanma hakkının sağlanması için kişiler bağımsız ve tarafsız olmalıdır.
Hakimin reddi gerektiren durumlarda bilirkişi için de geçerlidir. Bilirkişi
raporu özel teknik, bilgi gerektirir. Hakim bilirkişi raporunun geçerliliğini
sebep bularak red edebilir. Bilirkişi raporları birbirinden üstün değildir.
Bilirkişilikte hiyerarşik uygulama yapılamaz. Rapor makul sürede verilmelidir.
CMK m 201’e göre doğrudan soru sorulma durumları olacağından bilirkişilerin
çapraz sorgu ile raporlarının geçerlilik ve güvenilirlikleri tartışılacaktır.
Akıl hastalığı nedeniyle boşanma davalarında, medeni
haklarını kullanma yeterliliğinde, hayvan ticaretinde ayıplı olup olmadığında,
kamulaştırma bedelinde, orman tanımında, şuur tetkikinde, ölü muayenesi-otopsi
ve zehirlenme hallerinde, kusur tespitinde, mimarlık, mühendislik alanında,
kira tespitinde, fizik incelemeler alanında, meslek hastalığında bilirkişiye
başvurma gereği vardır(6).
Bilirkişi tarafından düzenlenen rapor, duruşma sırasında
Cumhuriyet savcısına, katılana, vekiline, şüpheliye veya sanığa, müdafiine veya
kanunî temsilciye doğrudan verilebileceği gibi; kendilerine iadeli taahhütlü
mektupla da gönderilebilir(CMK m. 67/4). Bilirkişi incelemesi
tamamlandığında, yeni bilirkişi incelemesi yapılması veya itirazların bildirilmesi
için istemde bulunabilmelerini sağlamak üzere Cumhuriyet savcısına, katılana,
vekiline, şüpheliye veya sanığa, müdafiine veya kanunî temsilciye süre verilir.
Bu maddede belirtilen taraflar, dayandıkları gerekçeleri de göstermek şartıyla
verilen süre içinde bilirkişi raporuna itiraz edebilirler. Süresi içinde itiraz
edilmeyen bilirkişi raporu kabul edilmiş sayılır. Bu kişilerin istemleri
reddedildiğinde, üç gün içinde bu hususta gerekçeli bir karar verilir(CMK
m67/5). Cumhuriyet savcısı, katılan, vekili, şüpheli veya sanık, müdafii veya
kanunî temsilci, yargılama konusu olayla ilgili olarak veya bilirkişi raporunun
hazırlanmasında değerlendirilmek üzere ya da bilirkişi raporu hakkında,
uzmanından bilimsel görüş alabilirler. Sadece bu nedenle ayrıca süre istenemez(CMK
m 67/6). Danışman sıfatı ile
taraflar bilen kişiden görüş alabilirler(CMK 67). Bilirkişi CMK m 214’e göre
vaka hakkında bilgi vermek üzere mahkemeye çağrılabilir. Bilirkişi önceden
taraflardan birine görüş açıklamışsa, yol göstermişse, rapor vermişse,
taraflarla akrabalık bağı varsa, taraflara düşmanlık hissi varsa,
tarafsızlığından şüphe edilmesini gerektiren sebepler varsa bilirkişinin reddi
gerekir(HMUK m 29)(4). CMK m 74’e göre akıl hastası iddiasında üç haftalık
gözlem altına alma; CMK m 75’e göre şüpheli veya sanığın beden muayenesi ve
vücudundan örnek alınmasında kişinin sağlığına zarar verilmemesi, üst sınırı
iki yılı aşan cezayı gerektiren hallerde hakim, savcı kararıyla örnek
alınacağı; CMK m 77’ye göre kadının muayenesi istem ve olanak varsa kadın hekim
tarafından yapılacağı; CMK m 78’e göre kimlik belirlemede moleküler genetik
incelemeler yapılacağı; CMK m 79’a göre hakim kararı ile inceleme yapılacağı;
CMK m 80’a göre genetik inceleme sonuçlarının gizli olacağı; CMK m 81’e göre
fizik kimliğin tespiti yapılacağı; CMK m 83-84’e göre keşif; CMK m 86’ya göre
ölü kimliği ve adli muayene; CMK m 87’ye göre otopsi; CMK m 88’e göre yeni
doğan otopsisi; CMK m 89’a göre zehirlenme hallerinde yapılması gerekenler
hakkında açıklama yapılmıştır. CMK m 312’ye
göre cezanın ertelenmesinde uygulanacak kurallar açıklanmıştır.
Sanığın veya şüphelinin ifade ve sorgu tarzı CMK m 147’de
açıklanmıştır. Buna göre; kimlik açıklanır. Kişiye yüklenen suç anlatılır.
Sanığın susma hakkı olduğu belirtilir(CMK m 135). Savunma hakkı belirtilir.
Somut delillerin toplanmasını isteme hakkı vardır. Yakınlarına haber
verilmesinin sağlanması gerekir. CMK m 148’e göre beyan özgür irade dışı
olamaz. Kanuna aykırı bir yarar vaat edilemez. Müdafisi olmayan durumda alınan
ifade kabul edilmemişse karara esas teşkil etmez. Tıbbi müdahale (MK m 24);
özel hukuktan doğan bir hakkın kullanılması (MK m 24); mağdurun rızası (MK m
24); vekaletsiz iş görme (BK M 411); meşru savunma (BK m 52); zaruret hali (BK
m 52); kendi hakkını korumak için kuvvet kullanma (BK m 52) durumları hukuka
uygunluk halleridir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi idari işlemler karşısında
bireyin korunması için; idari işlemden hak ve yararları etkilenen kimselerin
dinlenilme hakkı; işlemle ilgili bilgilere ulaşma hakkı; idari süreçte temsil
ve ücretsiz hukuki yardım; idari işlemlerin gerekçeli olması ve idari işleme
karşı başvuru yollarının gösterilmesi gereğini vurgulamıştır(7). Her insanın
kamu otoritelerinin elindeki bilgilere ulaşabilmesi, bunun yasal güvence altında
koşulsuz, eşit sağlanması uygundur. Bunun sınırlandırılması yapılmışsa
gerekçeli olup hukuki denetlenmeye açıktır. Kişisel veriler korunmuştur.
Başvurular makul sürede sonlandırılmalıdır(7).
Hastanın sağlık hizmetlerinden yararlanma; bilgilenme; onam
verme; mahremiyetine ve özel yaşamına saygı; doktorunu serbestçe seçme; hatalı
işlemlerle ilgili şikayet etme hakları vardır(4). Şikayet konusu zaman aşımına
uğramadan, usule uygun yetkili makama aktarılmalıdır.
Suç mağduru olma hali görünür olma, değerli ve arzu
edilebilir bulunma, suça karşı korunmasız olma, hareket yeteneğinin sınırlı
olması ve suça hedef teşkil edecek şeyin
müsait ve erişilebilir olması halinde daha sık gözlenir(8). Mağdur ile
şikayetçinin ise hakları şunlardır(CMK m 234):
Delillerin toplanmasını isteme, soruşturmanın gizliliğini ve
amacını bozmama koşulu ile belge örneği isteme, vekili yoksa avukat tutulmasını
isteme, duruşmadan haberdar olma ve davayı sonuçlandıran kararlara karşı kanun
yollarına başvurmadır.
Hakim delili takdir ederek (CMK m 217) kabul eder. Delil
yasalara uygun olarak elde edilmelidir. Suçu ispatlamaya elverişli olmalıdır.
Delil gerçekçi ve akılcı olmalıdır. Maddi vakayı yansıtmalıdır. Yapay müdahale olmadıkça tanınmayacak şekilde
değiştirilme imkanı olmamalıdır. Benzerlerinden ayırt edici özelliği olmalıdır.
Arşivde belli sistemle saklanabilir olmalıdır. Suçla ilgili yeterli kanaat
uyandırmalıdır. İlliyet bağını göstermelidir. Sanığın suçu kabulde veya itiraf
etmesinde etkili olmalıdır. Suçun işleniş zamanı, yöntemi, nedeni, nasıl olduğu
hakkında bilgi verici olmalıdır. Delil olaya nesnel ve öznel olmalıdır(1,8).
Ceza davasının delilleri tanıklık, bilirkişi incelemesi, keşif, vücuttan parça
alınması, ikrar, arama ve el koyma, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin
denetlenmesi, gizli soruşturmacı, teknik araçlarla izlemedir(9).
Delil’in reddi gereken durumlar şunlardır(CMK M 206):
1. Delil kanuna aykırı elde edilmişse;
2. Delil ile ispat edilmek istenen olayın karara etkisi
yoksa;
3. İstem sadece davayı uzatmak maksadıyla yapılmışsa;
Bilirkişi raporuna yapılan itiraz sebepleri şunlardır:
1.Bilirkişi rapor düzenlediği konuda uzman olmaması,
uzmanlık alanının farklı olması
2. Bilirkişinin reddini gerektiren durum varsa
3.Bilirkişi raporunun gerçeği yansıtmaması
4. Bilirkişiye sorulan soruların net olarak açıklanmaması
5. Raporda verilmesi gereken bazı sorulara cevap verilmemesi
6.Bilirkişinin raporda hesaplama ve işlemde hatası yapması
7. Bilirkişinin Adli Yargı Adalet Komisyonu Listesinden
seçilmiş olması hali
8. Bilirkişinin taraflı
olması
Ceza Muhakemesi Kanununa Göre İl Adli Yargı Adalet
Komisyonlarınca Bilirkişi Listelerinin Düzenlenmesi Hakkında Yönetmeliğe göre Bilirkişi olma koşulları
şunlardır:
(a) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak,
(b) Başvuru tarihinde yirmi beş yaşından küçük altmış yedi
yaşından büyük olmamak,
(c) Bilirkişilik yapacağı alanda en az üç yıllık meslekî
deneyime sahip olmak,
(d) Affa uğramış ya da ertelenmiş olsalar bile Devletin
şahsiyetine karşı işlenen suçlar ile zimmet, ihtilas, irtikâp, rüşvet,
hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflâs
gibi yüz kızartıcı veya şeref ve haysiyet kırıcı bir suçtan veya kaçakçılık,
resmî ihale ve alım satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarını açığa vurma,
gerçeğe aykırı bilirkişilik yapma, yalan tanıklık, suçlarından biriyle hükümlü
bulunmamak,
(e) Disiplin yönünden meslekten ya da memuriyetten
çıkarılmamış olmak,
(f) Komisyonun bağlı bulunduğu il çevresinde oturmak veya
meslekî faaliyeti icra etmek,
(g) Başka bir komisyonun listesinde kayıtlı olmamak gerekir.
Başvuru dilekçesine eklenecek belgeler
Madde 8. Başvuru dilekçesine;
a) Nüfus cüzdanı örneği,
b) Komisyonun bulunduğu il çevresinde oturduğu ya da bu ilde
meslekî faaliyetlerini yürüttüğüne dair belge,
c) Adlî sicil kaydı,
d) Uzmanlık alanına ilişkin diploma, ruhsatname, sertifika
gibi belge,
e) Bilirkişilik yapacağı alanda en az üç yıllık meslekî
deneyime sahip olduğunu gösteren belge,
f) İki adet vesikalık fotoğraf istenilir.
Listeden çıkarılma sebepleri
MADDE 12. Aşağıdaki hâllerde bilirkişinin adı listeden
çıkarılır.
a)Listeye kabul şartlarının sonradan kaybedilmesi,
b)Kanunî bir sebep olmaksızın bilirkişilik yapmaktan
kaçınılması,
c)5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 66 ncı maddesinin
ikinci fıkrası uyarınca listeden çıkarılma teklifinin komisyonca uygun bulunması,
d)Bilirkişinin listeden çıkarılmayı talep etmesi,
e)Bilirkişilikle bağdaşmayan tutum ve davranışlarda
bulunulması.
İdari yargılamada karara; kararı etkileyecek yeni belge
ortaya çıkması, hükme esas olan belgenin sahte olması, konu ile ilgili başka
karar varsa, bilirkişi raporu gerçeğe aykırı ise, hile kullanılmış ise,
yetkisiz kişilerin huzurunda dava görülmüşse, davaya bakması yasak olan hakim
hüküm vermişse, çelişik hükümler varsa, hukuka aykırı kara varsa, maddi vaka
tespitinde hata yapılmışsa, olayın nitelendirilmesi hatalıysa, usule aykırılık
varsa itiraz edilebilir(10).
BİLİRKİŞİNİN ÖDEVLERİ: Bilirkişi raporlarının içerik
yönünden nitelikleri aşağıda belirtilmiştir(10,11,12,13):
1. Bilirkişi yemin etmeli. Değerlendirme yaparak oy vermeli.
Eğer oy birliği yoksa muhalefet şerhi koymalıdır.
1.Rapor bilirkişinin tespit ettiği objektif bulgulara,
konsültasyonlar ve tetkik sonuçlarının
incelenmesi ile meslekî bilgileri ışığında yapılacak değerlendirmelere dayalı ve tarafsız olmalıdır.
2) Raporlar, kesinlikle resmi makamların istek yazısının altına yazılmamalı, ayrı bir belge olarak düzenlenmelidir.
incelenmesi ile meslekî bilgileri ışığında yapılacak değerlendirmelere dayalı ve tarafsız olmalıdır.
2) Raporlar, kesinlikle resmi makamların istek yazısının altına yazılmamalı, ayrı bir belge olarak düzenlenmelidir.
3) Raporlar el yazısı, daktilo veya bilgisayar çıktısı
şeklinde verilebilir. Okunaklı olmalıdır. Özellikle sonuç kısmında anlaşılır ve
sade bir dil kullanılmalıdır. Kelimeler kısaltma
yapılmadan tam olarak yazılmalıdır. Kısaltma yapılacaksa ilkine parantez içinde anlam açıklamalı yapılmalıdır.
yapılmadan tam olarak yazılmalıdır. Kısaltma yapılacaksa ilkine parantez içinde anlam açıklamalı yapılmalıdır.
4) Adlî rapor formları eksiksiz olarak doldurulmalı; olayın
öyküsü, kişiye ait özgeçmiş ve fizik muayene bulguları, muayene tarihi ile
saati ve varsa yapılan konsültasyon değerlendirmeleri açıkça belirtilmelidir.
Raporda, saptanan bulgulara, varsa travmatik lezyonlara ve yapılmışsa tetkik
sonuçlarına ayrıntılı olarak yer verilmelidir. Gerekçe belirtilmelidir. Sorulan
sorular mutlaka yanıtlanmalıdır. Pozitif bulguların yanı sıra incelenip de
negatif tespit edilen bulgular da kaydedilmelidir.
5) Raporun ilk sayfasında değerlendirmeyi yapan kuruluşunun ismi; raporun her
sayfasında muayene edilen kişinin adı, soyadı ve raporu düzenleyen tabibin parafı veya imzası; raporun sonunda okunaklı olarak raporu düzenleyenin adı, soyadı, diploma numarası ve imzası bulunmalıdır.
5) Raporun ilk sayfasında değerlendirmeyi yapan kuruluşunun ismi; raporun her
sayfasında muayene edilen kişinin adı, soyadı ve raporu düzenleyen tabibin parafı veya imzası; raporun sonunda okunaklı olarak raporu düzenleyenin adı, soyadı, diploma numarası ve imzası bulunmalıdır.
6) Adlî kanıt niteliği taşıyan tetkik sonuçları ve
grafilerin aslı, muayene edilen kişinin kendisine verilmemeli ve ilgili
mevzuatta belirtilen süreyle arşivde saklanmalıdır. Bu materyallerin, özellikle
grafilerin üzerinde muayene edilenin adı, soyadı ve kayıt numarası silinmeyecek
ve değiştirilmeyecek şekilde yer almalıdır. Kopya belgelerin aslı gibi olduğu
kaydedilmelidir. Belgeler tutanakla yetkili kişiye teslim edilmelidir.
7) Danışman, konsultasyon raporları öğretim üyesi düzeyinde
yapılmalıdır.
8. Kesin rapor tanzimine uygun olmayan durumlarda kesin
rapor tanzimi için gerekli incelemelerin gerekli ise ne zaman, hangi kurum
tarafından hangi incelemelere göre tanzim olunacağına dair bilgiler geçici
raporda kaydedilmelidir.
9) Düzenlenen raporlar adlî rapor kayıt defterine, raporun
sonuç kısmındaki değerlendirmeler yer alacak şekilde kaydedilmelidir.
10. Bilirkişi raporları üç nüsha olarak; biri kuryeye, biri
arşive diğeri de gitmeme veya raporun teslim edilmeme olasılığı varsa posta
havalesi ile ilgili merciye gönderilecek tarzda düzenlenmelidir.
11. Ceza Muhakeme Kanununun 86ncı maddesine göre ölü
kimliğini belirlemek
ve adlî muayene yapmak, 87nci maddesine göre otopsi yapmak, 88inci maddesine göre yeni doğanın cesedinin adlî muayenesini veya otopsisini yapmak ve 89uncu maddesine göre de zehirlenme şüphesi üzerine inceleme yapmak gerekir.
ve adlî muayene yapmak, 87nci maddesine göre otopsi yapmak, 88inci maddesine göre yeni doğanın cesedinin adlî muayenesini veya otopsisini yapmak ve 89uncu maddesine göre de zehirlenme şüphesi üzerine inceleme yapmak gerekir.
BİLİRKİŞİNİN YETKİLERİ: Bilirkişi dosyayı inceleyebilir.
Sanığa soru sorabilir. Tanıkları dinleyebilir. Görevden çekilebilir. Etkinliği
karşılığında ücret alır(12). Ancak bilirkişi görevini aşacak tarzda yetki kullanımı
da görülmektedir. Williams “'gerçeğin bir tanığı olarak doktorun görevinin
sadece gördüğü bütün gerçekleri sıralamak olduğunu açıklamıştır(14). Doktorlara
bir görüş sorulduğu zaman, uzman tanık rolüne büründüklerinden dolayı mesleki
saygınlığının tartışılır hale geldiği vurgulanmıştır(15). Tanık ve bilirkişi
yemin eder. Görüşleri takdiri delildir. Tanıklıktan çekinme meslek, akrabalık
bağı, akıl hastalığı ve yaş küçüklüğü, kendisi ve yakınları aleyhine çekinme,
devlet sırrı nedeniyle olabilir(9). Tanık gözlemini aktarır. Bilirkişi mesleki,
bilimsel görüş aktarır. Tanıklar taraflarca açıklanır. Bilirkişi hakim, savcı
tarafından seçilir. Tanıklar red edilemezken, bilirkişi ret olunabilir. Tanık
yol ve ikamet masrafı dışında ücret istemezken bilirkişi ayrıca emeğinin
karşılığını ister.
Geçerli ve güvenilir yöntemlerin geliştirilmesi gereği
açıklanmıştır(5,16).
Nedensellik bağı kurarken uyulan kurallar şunlardır:
1.Zamansal süreçte nedensellik bağı önceden gelir. Neden
önceden vardır. Değişkenler arasında direkt, doğrusal, eklenebilir. Tek yönlü
akışı vardır.
2. Zamansal ve uzaysal bitişiklik: Neden ve etki uzay
zamanda birlikte ortaya çıkmalıdır.
3. Neden-etki sürekli ve ısrarlı benzer nitelikte ortaya
çıkar.
4. Ölçülebilir olma: Elverişlilik, gereklilik ve orantılılık
ilkesine göre iç ve dış gözlem hataları değerlendirildiğinde rasgele yada
ortaya çıkma olasılığı beklenmez, nadir bulunmalıdır.
5. Geçerli ve güvenilir teknik kriterleri şunlardır:
a) Teknik alan çalışması tamamlanmış ve kullanımı yaygındır.
b) Konunun güvenilir olduğu ile ilgili makaleler yeterli
sayıda ve niteliktedir.
c) Olası yanlış durumlar tanımlanmış ve istatistiki
değerlendirme yapılmıştır.
d) Yöntemin teknik standart kontrolleri yapılmıştır.
e) Bilimsel çevrede tekniğin kullanımı kabul edilmiştir(13).
SORUNLAR: Beş başlıkta sıralanabilir.
I. KANUNLA İLGİLİ: Bilirkişi seçimi ve kabulü ihtiyari
olması gerekmektedir. Bununla birlikte resmi bilirkişinin Adli Tıp Kurumu,
Yüksek Sağlık Şürası, Merkez Bankası olduğundan diğer kurumlarla uyum konusunda
koordinasyon sorunu gündeme gelmektedir. Cumhurbaşkanı Devlet Denetleme
Kurulundan “Adli Tıp Yapılanması ile ilgili değerlendirme yapmasını istemiştir.
Adli Tıp Uzmanları Derneği de “Adli Tıp Hizmet Modeli ve İnsan Gücü
Planlamasında bu konuda önerilerde bulunmuştur(17). Ayrıca Türkiye Adli Tıp
Akademisi önerilmiştir(18).
II. ADLİYE İLE İLGİLİ OLANLAR:
A) Güvenlik: Güvenli ortam hazırlama mahkemelerin görevidir.
B) Zaman: Muayeneye geç gönderme, zamanında yapılmayan
mahkeme celseleri, ifade almanın standartlara uymaması.
C) Park sorunu.
D) Muayene koşulları: Muayene protokollerine uymakla görevin
tamamlanamayacağı iddia olunmaktadır. Uzlaşma süreçleri etkin
oluşturulamamaktadır(9).
E) SORULAN SORU: Çoklu, karışık, içeriği anlaşılmayan sorularla
karşılaşılmaktadır.
F) Dosya düzenlemesi: Tarihe göre pek çok belge karışık
olarak dosyaya konulmaktadır.
III. ÜNİVERSİTEYLE İLGİLİ: Üniversite yönetiminin iş
birliğini sağlamaya yönelik aktivitelerinin sınırlı olması sorundur.
IV) MUAYENE EDİLEN KİŞİYLE İLGİLİ OLANLAR:
Aracı koyma, rüşvet, irtikap.
Çözüm için uygun yetkili kuruma müracaat etmemesi.
Uzun yıllar alan raporlama sürecinden bıkması
V) BİLİRKİŞİYLE İLGİLİ OLANLAR:
1. Bilirkişinin uzmanlık alanı tanımlanmamıştır.
Bilirkişinin yeterli eğitim ve öğretiminin olmaması sorundur. Akreditasyon
olmadığından dolayı bu alanda yeterliliği tartışmalı kişi veya tüzel kişi
sertifikalı kongre, sempozyum, çalıştay yaparak haksız rekabet oluşmasına ve
sistemdeki karışıklığın artmasına yol açmaktadır.
2. Koordinasyon eksikliği: Üç bilirkişinin bir araya gelip
rapor yazması bazen birkaç ay süreyi alabilir.
3. İstek ile ihtiyaç uyumsuzluğu: Raporlarda mahkemenin
istemi doğrultusunda karar vermede teknik aletin o kuruluşta olmaması sorundur.
4. Bazı kurumlar mahkeme istemi dışındaki istekleri yerine
getirmemeleri danışman sıfatı ile başvuranların sorununun çözülmemesine yol
açar.
5. Özellikle aynı kurumda çalışan kişilerin yetki
tartışması, iş yerinde şiddet sorundur.
6. Raporla ilgili: A) Tanımlama kriterleri özgün ve nesnel
değildir.
B) Uygulanan metot ve materyal: Sorulan soruya, sorunun
içeriğine, ortama uygun metot kullanılmamıştır.
7. Metodun uygulanmasına yarayan araçlarla ilgili sorunlar
şunlardır:
A) Araç rast gele satın alınmıştır.
B) Araç kullanımdan ziyade övünme vasıtası amacıyla
kullanılmaktadır.
C) Araç kullanmasını bilmeyen kişiye teslim edilmiştir.
D) Araç kullanımı sırasında üründe zaman aşımı, ara ürün
temini sorunu bulunabilir.
E) Araç hatalı kullanılmaktadır.
F) Aracın kalibrasyonu yapılmamaktadır.
G) Aracın verdiği sonuçlar iç ve dış kontrolden
geçmemektedir.
H) Araçtan elde edilen sonuçun öznel ve nesnel
değerlendirmesi yapılmadan rapor tanzim edilmektedir.
I) Kullanım sırasında karşılaşılacak acil durumlar ve aracın
çevreye uygunluğu denetlenmemiştir.
J) Araçtan etkin yararlanılmamaktadır. Olgu sayısı
yetersizdir. Araçtan yararlanma durumları etkin olarak belirtilmemiştir.
K) Bir merkezde ihtiyaç belirlemesinde objektif kriterler
kullanılmamıştır.
L) İnceleme yapacak Kurumlar yönetmelikleri gereği Savcılık
ve mahkeme istemleri dışındaki istemleri geri çevirmektedir. Bu takdirde başka
kurum inceleme yapamadıklarından yada fahiş ücretlendirme yaptıklarından sorun
çözümsüz kalmaktadır.
8. Materyalle ilgili sorunlar:
A)Miktarının azlığı
B) Koruyucu madde kullanmama
C) Uygun bölgeden alınmaması
D) Uygun zamanda gönderilmeyişi
E) Materyalin kırılması, bozulması, kaybolması
F) Materyalin üzerindeki işaretleme ve tanımlama
bilgilerinin yetersizliği’dir.
9. Danışman Raporu ile ilgili olanlar: Danışman raporlarının
geçerliliği, standardı, ücretlendirilmesine ait sorunlar bulunmaktadır.
ÇÖZÜM
I. KANUNLA İLGİLİ OLANLAR: Türkiye Büyük Millet Meclisi
yasalarla ilgili durum değerlendirmesi yapmaktadır. Kişisel Verilerin Korunması
Kanunu çıkartılabilir(4). Bilirkişilikle ilgili ücret vergileri
azaltılabilir(19). Yüksek Sağlık Şürası üyelerinden biri Adli Tıp Uzmanı olacak
tarzda kanuna ekleme yapılabilir.
II. ADLİYE İLE İLGİLİ OLANLAR: Çocuk Mahkemeleri gibi
İhtisas Mahkemeleri geliştirilebilir. Güvenlik, zamana ve park sorunu gibi
adliyeyle ilgili sorunların da çözümü ilgili makamlara aittir. Muayene zamanı
özellikle cinsel saldırı, alkol etkisinde olma hallerinde ifade almadan da önce
olmalıdır. Sağlık Bakanlığı Tedavi Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünün
B100TSH0130000 sayılı ve 2000 yıllı Genelgesinde muayenenin hastanın
görünmeyecek ve duyulmayacak şekilde güvenlik uygun koşullarında sabırla,
eksiksiz yapılma gereği açıklanmıştır. Vücuttan örnek toplamayı hekimler
yapmalıdır. Örnek toplama delil yanı sıra bulaşıcı hastalık tanı ve tedavisi,
bilimsel inceleme için de yapılır. Kanın kontaminasyonu veya hemolizi sodyum
sitrat, EDTA, sodyum florürle sağlanır. Son üç ayda kan nakli yapılmışsa
hastadan DNA analizi yapılacaksa kan yerine saç ve yanak içi epitel doku
sürüntüsü alınmalı. 5 ml kan, 50 ml idrar, vaginal sürüntü, küretaj materyali,
yanak içi sürüntüsü, penis sürüntüsü soğuk zincirinde kısa sürede laboratuara
gönderilir. Lekeler, saç-kıl, sigara izmariti, güneş almayan yerde
kurutulduktan sonra kağıtla paketlenmelidir. Tırnaklar petri kutusuna
konulmalıdır. El sürüntüleri serum fizyol-lojikle ıslatılmış özel kurutma
kağıdına, hidrofilik yapışkanlı banda filtrata emdirilir. Kontaminasyon
engellenerek hızlı gönderilir(4,10). Uzlaştırma süreçleri dair iş akış
şemalarına uyularak etkin hale getirilebilir(9). Pozitif ayrımcılık yapılacak
olanlarla ilgili çıkarılan kanunların (Çocuk Koruma Kanunu gibi) uygulanması
için aktif çalışmalar yapılmalıdır(9).
II.1.BİLİRKİŞİYİ SORUMLU KILMA: Bilirkişinin görevi, davet
üzerine gittiğinde görüşünü sözlü veya yazılı olarak bildirmemesi, verilen
zamanda yanıt vermemesi(iki aydan az sürede) davetiyeye rağmen görüş
açıklamaması halinde (CMK. m 46, 63, 70) ve HUMK m 271 ve 278`inci maddelerine
göre yargılanır. Görevini kötüye kullanmada TCK m 257, göreve ilişkin sırrı
açıklamada TCK m 258; kamu görevini yapmama halinde TCK m 260, gerçeğe aykırı
bilirkişilikte TCK m 276, kamu görevlisinin suçu bildirmemesi halinde TCK m
279-280; suç delillerini yok etme-gizleme-değiştirmede TCK m 281, suçluyu
kayırma halinde TCK m 283, soruşturmanın gizliliğini ihlalde TCK m 285, ses ve
görüntüyü kayda alan yetkisiz kişiye TCK m 286, genital muayene yetkili hakim
veya savcı kararı olmaksızın yapılırsa TCK m 287, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs
etme halinde TCK m 288 hükümleri uygulanır.
II.2.SORULAN SORU: Doğru, etkin olmalı. Çok yönlü bakış
açısı sağlamalı. Duyarlılık oluşturmalı. Soru ihtiyaç ve beklentiyi gidermeye
uygun nitelikte olmalıdır. Sorunun amacı genel bir sorunu çözmeye yönelik
olmalı. Soru özel bir durumu, ayrıntılamaya yöneliktir. Sonuç vericidir. Güncel
veya kanuna uygun bir durumu tanımlatmaya yöneliktir. Somut olayı anlamaya
elverişlidir. Sorular kendi içerisinde tutarlı olmalıdır. Sorular mantıki
açıdan somuttan soyuta; basitten karmaşığa; bilinenden bilinmeyene doğrudur.
II.3.DOSYA DÜZENLEMESİ: Genellikle tarihi sıralamalıdır.
Bunun yanı sıra grup halinde ifade tutanakları; iddianame, mahkeme celseleri;
bilirkişi raporları tarzında da alt başlıklar halinde sıralama yapılabilir.
II.4.BİLİRKİŞİ KURUMU: Mahkemelere danışmanlık yapacak
mahkeme dostu İngiltere, Amerika, Avrupa İnsan Hakları Divanı Yargılama
Hukukunda kabul edilen bu sisteme göre, teknik bilgiye sahip olup mahkemece
tayin edilen kişi, sorunlar hakkında yargıca bilgi vermekte, çözüm yollarını
gösterebilir(20). Dava dosyasında bulunan bilirkişi raporlarının
geliştirilebilirlik yöntem ile hazırlanmasına önem verilmeli, raporlardaki
eksiklikler, davacı ve davalıların beyanları ile hâkimin açıklanmasını istediği
hususlar doğrultusunda bilirkişi tarafından açıklama yapılıp rapor bütünlüğe
kavuşmadan yeni bir rapor için bilirkişi incelemesine imkân verilmemelidir(20).
III.ÜNİVERSİTEYLE İLGİLİ: Yönetimimiz bilirkişilikle ilgili
sorunların anlaşılıp, çözülmesine uğraşması olumluluktur. Değişim, gelişim ve
dönüşüm akreditasyon gereğidir. Bu açıdan bilirkişilik çeşitlilik, farklılık ve
yenilik açısından değerlendirilir. Kavram oluşturma, proje etkinliği,
inovasyon, sosyal vizyon ve somut örgütsel hareket etme gücüne ihtiyaç vardır.
Beklentilerin ihtiyaca yönelik çözümü için yeni, yenilenme ve yenileşme
gerekir. Dönüşümde bir biçimden diğerine geçişe, başka bir durum hal almaya,
çeşitli etkiler nedeniyle farklı bir biçimde ortaya çıkış inovasyon olduğundan bu çalıştayın
geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Üniversitemize güven geliştirme süreci
evrensel etik ilkelerle birleştirildiğinde ütopik korkulardan da kurtulunur.
Üniversitemizdeki yerleşik Anabilim Dalları disiplini çerçevesinde “Adli
Bilimler” adı altında toplanmalı, dosyanın konusuna göre seçilecek “bilirkişi”
bu çerçevede ilintilendirilmeli ve buna göre yetkilendirme eşdeğerlilik
standartları geliştirilmelidir. Verilen sertifikaların geçerlilik düzeyi
saptanmalıdır. Adli Bilimler çerçevesinde “acil müdahale sistemi” ve prosedürü
oluşturulmalı, bu konuda yapılanma sağlanmalıdır(18-20). Teknolojik uygunluk
açısından rehberlik edecek dokumante belgeler hazırlanabilir. Adli Bilimler
danışma konseyi kurulabilir. Bu sayede bilirkişilik mekanizması birbirine bağlı
zincirler ile denetlenmeli, yetersiz kalınan noktalarda bu bilimsel danışma
konseylerinin tavsiyeleri alınmalıdır(18-20). Bilirkişi yetiştirilmesi kadar
yetişen elemanların sürdürülebilir eğitimi sağlanmalı, açılacak eğitim
seminerleri ile sistemin dinamiği korunmalıdır.
IV) MUAYENE EDİLEN KİŞİYLE İLGİLİ OLANLAR:
Aracı koyma, rüşvet, irtikap yasaktır. Çözüm için uygun
yetkili kuruma müracaat etmesi açısından yazarak ilgiliye bilgi verilebilir.
Alkol tetkiki için kan vermekten, delil tespitine kolaylık göstermekten kaçınma
hallerinde imza atmaktan veya yardımcı olmaktan kaçınıldığına dair tutanak ve
bu durumun yaratacağı olumsuzluktan dolayı kişinin hak kaybına uğrayabileceğine
dair tutanak mahkemeye sunulur. Bulaşıcı hastalık tedavisi, yaşamsal tehlikenin
gerçekleşeceği durumlar için gereklilik durumu mahkemeye bildirilerek ilamla
zorla tedavi hasta ile oryantasyon yeterliğini artırma suretiyle yani
orantılılık ve elverişli olma kurallarıyla yapılır. Yasallık, makul kuşku,
haklı görünme ve gecikmesinde tehlike bulunma, orantılılık, zarar vermeme,
hekimlik kuralları çerçevesinde hizmet verilir. CMK m 45’de belirtilen
tanıklıktan çekinme hallerinde sorulara cevap vermeme hakkı vardır. Bu durum
suçluya yardım ve yataklık etme değildir.
V) BİLİRKİŞİYLE İLGİLİ OLANLAR:
1. Bilirkişinin uzmanlık alanı: Fazla detay genel
değerlendirmeyi güçleştirirken, olguya dayalı değerlendirmeyi kolaylaştırır.
Uzmanlık alanlarının birbirine karışması yetki sorununu gündemde tutar.
Bilirkişinin yeterli eğitim ve öğretiminin olması açısından Üniversitelerin
öncülüğünde çalışmalar akredite edilebilir(19). Her bilirkişi görevi esnasında
karşılaştığı % 3-5 olguyu konsülte edecek tarzda düşünerek diğer meslektaşları
ile durum değerlendirmelidir. Bilirkişi cinayet, terör gibi toplumu ilgilendiren
konularda olayı Üniversitede çok yönlü incelemeye olanak kılacak tarzda
yardımcı olmalıdır. Yüksek Sağlık Şüra üyeleri içerisinde adli tıp uzmanı
olmalıdır.
2. Koordinasyon eksikliği: Üç bilirkişinin bir araya gelip
rapor yazması bazen birkaç süreyi alabilir.
3. İstek ile ihtiyaç uyumsuzluğu: Raporlarda mahkemenin
istemi doğrultusunda karar vermede teknik aletin o kuruluşta olmaması istemin
yerine getirilmesini geciktirir.
4. Özellikle aynı kurumda çalışan kişilerin yetki tartışması
iş verimliliğini düşüren ve tükenmişliğe iten önemli nedenlerden olduğundan
eğitim-öğretim, hastanın tedavisi, kurum denetlemeleri önemlidir.
5. Raporla ilgili: Rapor geçerliliği olan inandırıcı, oluşa
uygun ve vakalara dayalı olmalıdır. Buna göre:
5.A) Tanımlama kriterlerinin özgün ve nesnel olması gerekir.
5.B) Uygulanan metot ve materyal: Sorulan soruya, sorunun
içeriğine, ortama uygun metot kullanılması gerekir. Metodun uygulanmasına
yarayan araçlarla ilgili sorunlar şöyle giderilebilir:
5.B.1. Araç standarta ve amaca uygun niteliktedir. Teknik
şartnamesi, proforması alınmıştır.
5.B.2. Araç kullanmasını bilen kişiye teslim edilmiştir..
5.B.3.Araç kullanımı sırasında üründe zaman aşımı, ara ürün
temini sorunu açısından alım sırasında değerlendirmede bulunulmuştur. Araç
hurdalığından kurtulmak için geri dönüşüm zinciri oluşturulmalı ve aracın çevre
dostu olduğu yönünde değerlendirmeler yapılmıştır.
5.B.4. Araç hatalı kullanılmamıştır. Araç dokümante edilmiş
standarda göre çalıştırılmıştır.
5.B.5. Aracın kalibrasyonu yapılmıştır.
5.B.6. Aracın verdiği sonuçları iç ve dış kontrollerden
geçirilmiştir.
5.B.7. Araçtan elde edilen sonucun öznel ve nesnel
değerlendirmesi yapılarak rapor tanzim edilmiştir..
5.B.8. Kullanım sırasında karşılaşılacak acil durumlar ve
aracın çevreye uygunluğu denetlenmiştir..
5.B.9. Araçtan etkin yararlanılması açısından küçük
merkezler birleştirilmiştir. Belli konularda bu merkez ülke çapında danışmanlık
verecek vasfı bulunmaktadır.
5.B.10. Bir merkezde ihtiyaç belirlemesinde objektif
kriterler kullanılmıştır.
5.C.2. Bilirkişinin yeterli bilgi sahibi olmaması,
hallerinden birinin gerçekleşmesi yeterlidir(19).
5D.Materyalle ilgili sorunların çözümü:
A)Miktarı yeterli olmalıdır.
B) Koruyucu madde kullanmalıdır.
C) Uygun bölgeden alınmalıdır.
D) Uygun zamanda gönderilmelidir.
E) Materyalin kırılması, bozulması, kaybolması yönünde önlem
alınmalıdır.
F) Materyalin üzerindeki işaretleme ve tanımlama
bilgilerinin yeterli olmalıdır.
G) İnceleme yapacak Kurumların rekabeti ve istemi yerine
getirecek tarzda yapılandırılmaları için proje veya kredi ile maddi destek
verilmelidir.
5.E. Danışman raporları: Geçerlilik ve güvenirlik
çalışmalarının yanı sıra akreditasyon gereği inceleme standartları
geliştirilmeli. Ücretlendirme bilirkişi ücreti ile aynı olmalıdır. Bazı
kurumlar mahkeme istemi dışındaki istekleri yerine getirmemektedir. Bu durumda
da özellikle danışman raporu alan adliye çalışanını sıkıntıya sokmakta, adalet
tecelli etmemektedir.
6. Bilirkişi raporu olayın tartışmasını yapılacak tarzda
düzenlenmeli. Gerekli hallerde konsültasyon yapılmış olmalı. Olgunun
değerlendirmesi mesleki gruplarda tartışma, kongrelerde sunum ve bazen
dergilerde sunumla yapılmalıdır.
7. Bilirkişi ücreti günün koşullarına ve emeğe uygun olarak
tayin edilmelidir. CMK m 72’ye göre bilirkişiye inceleme ve seyahat gideri ve
çalışmasıyla orantılı uygun bir ücret ödenir. Bu konuda bir standart
olmadığından, bilirkişi ücreti yargıç tarafından takdir ve tayin olunur.
8. Çapraz sorgu ve taraf danışmanı (Danışman raporları,
alternatif raporlar): Kurumların, mahkeme işleyişinin sürecini değiştiren bir
durum olduğundan aleniyet, yararlılık, otonomi ilkelerine göre çalışılmasında
fayda vardır. Ön soruşturma safhasında olasılıklara göre rapor tanzimi ve
değerlendirme suçun aslı unsurunun anlaşılmasını güçleştirme, delilleri
karartma, faile yardım etme manasını
taşıdığından bu konuda rapor isteyenlerden kastının bu olmadığı yönünde yazı
alınmalıdır. Şiddet mağdurunun hukuki yeterliliği olması halinde olayın adli
boyutunu kendi istemi yönünde değerlendireceği yönünde istem olduğunda memurun
olayı adliyeye ihbar etmemesinden dolayı hakkında TCK m 280’e göre
cezalandırılmaması gerekir. Hekim burada hasta sırrı ve onun yararına, otonomisine
dikkat ederek, uluslar arası sözleşmelere göre de hizmet vermiştir.
9. Adli psikiyatrik olgularda hastanın tehlikeli olup
olmadığı, kapatılması gerekip gerekmediği konuları yalnız psikiyatrik tanı
değeri olan hastalar için değerlendirilebilir. Tanı, tedavi ve konsültasyon
standartları geliştirilebilir. Hospitilizasyon gereksinimi homisid veya suisit
riski yüksek olanlarda öncelikli ele alınmalıdır. Hastanın mahkemede doğruyu
söyleyip söylemediği değil; yargılama sürecinde ceza sorumluluğu değerlendirilir(21).
Yeniden travmatizasyonu engellemek için; direktif verici veya sorgulayıcı değil
yüksüz, haklara öncelik veren güçlülüğün yanında olan empati ile yansız
arasında dengeleyici, yargısız sorular aydınlatılmış onam çerçevesinde sorulur.
Kişinin yaşadıklarını anlayan kültürün olduğunu hissettirerek davranılır. Hasta
sorulara yanıt vermeyebilir. Hasta ara isteyebilir. Zaman kısıtlılığı yoktur.
Duygusal tepkilerden aktarım mağdurun görüşmeciye yönelik tepki iken tersi
karşı aktarımdır. Aktarımda hasta görüşmeciyi yargıç, savcı, otoriter biri
olarak algılarsa güven sorunu açığa çıkar. Karşıaktarımda ise görüşmeci konuya
kayıtsız, içe kapanıcı, savunmacı olabilir. Vekaleten travmatizasyon ile hayal
kırıklığı, çaresizlik, umutsuzluk, aşırı özdeşim duyulabilir. Bazen de
görüşmeci büyüklük duygularına kapılır. Kızgınlık, tiksinti, anksiyete,
aşağılama duyguları yaşanabilir. Çözüm açısından tedaviden ziyade olayın nasıl
olduğunu anlamaya yönelik çalışılır(22).
10. Çoklu disiplin çalışması gerektiren hallerde
Disiplinlerarası Çalışma Kurulu’nun değerlendirmeleri sorunların giderilmesinde
rehber olabilir. Olgunun durum analizi disiplinlerarası ve bütünsel
çalışmalarla anlaşılır. Eşgüdüm kurulu koordinasyonu da sağlayacaktır.
11. Geçerli ve güvenilir, sanatsal estetiği olan bilgiye
erişim kolay, akılda kalan, hızlı, ihtiyacı karşılamaya uygun, sonuç veren
nitelikte olmalıdır.
12. Merkezi planlama entegrasyona, eşgüdüme, lojistik ve alt
yapıya uygun misyon ve vizyona uygun nitelikte yapılmalıdır.
13. Enstitüler merkezi planlamada öncelikle yer alabilir.
DÜZELTME VE ÖNLEME ÇALIŞMASI: …günü …odadan su aktığı
görülerek ilgili birimler haberdar edilerek öncelikle patlayan kalorifer
borusundan su akması önlendi. Bu sırada çıkan sıcak suyun durdurulması
sırasında personelin elinin yanmaması için kalorifer merkezinden sıcak su akışı
kesildi. Akreditasyon gereği iş yerinde meydana gelen kazalarla ilgili
yapılanların yazılmasının yanı sıra alınacak önlemlerin geliştirilmesi
gerekmektedir.
Kalorifer borusunun neresinden patladığı ile ilgili durum
değerlendirilmesi olay yerinde yapıldı. Borunun diş açılan bağlantı yerinden
patladığı görüldü. Borunun bu zayıf yerinin patlamasının sebepleri düşünüldü.
İş akış şemasına göre nedensellik bağı araştırıldı. Olayın sabah mesai başında
olması ve o esnada temizlik şirketinde çalışan camcı personelin bulunduğu
görülerek inceleme derinleştirildi. Temizlik için yukarı çıkarken aşağıda
bulunan kalorifer borusuna bastığı anlaşıldı.
Buna göre; düzeltme ve önleme çalışma gereği düşünüldü. İş
güvenliği açısından çalışana taşınabilir, hafif sandalye, merdiven veya basamak
temininin uygun olacağı anlaşıldı. Personelin boruya basmadan yukarı çıkmaları
konusunda eğitim verilerek uygulamanın sağlanması ve her kaza sonrası analiz
yapılarak işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda önlem ve düzeltme
çalışmalarının yapılmasının uygun olacağı düşünüldü.
KAYNAKLAR
1. Bilge Y. Adli Bilimler Sözlüğü, Üçbilek Matbaası, s 46,
66, Ankara, 2002.
2. Bilge Y, Kaygılı insanların sağlıklarıyla ilgili
eğitim-öğretim alanındaki sorunları ve çözümleri. Ümit Ofset Matbaacılık, s
61-86, Ankara, 2008.
3. Önder A. Olay yeri inceleme ve kimlik tespit işlemlerine
ilişkin hukuki düzenlemeler. Kriminal Polis laboratuarları Dairesi Başkanlığı
s. 259-260, Yayını yayın no: 14, Ankara, 2006.
4. Kızılarslan H, Vücudun muayenesi ve örnek alma, Çetin
Ajans, Ankara, 1997.
5. Bilge Y. Adli tıp, Üçbilek Matbaası 19, 55,89,
83-91, Ankara, 2008.
6. Deryal Y. Türk hukukunda bilirkişilik ve bilirkişilik
raporu örnekleri. S 5, 10-14, 33-47, 65-69, Beta Basım Yayım Dağıtım, İstanbul,
2001.
7. Sözen S, Algan B, İyi yönetişim. S 20-25, İç İşleri
Bakanlığı, Ankara, 2009.
8. Dolu O. Bir fırsat olarak suç. Suçun durumsal
belirleyicileri, suç fırsatları ve rutin faaliyetler teorisi. Kriminoloji ½: 63-91,
2009.
9. Erol H. Adli yargı ilk derece mahkemelerinde ceza
yargılaması ve uygulaması. Yayın Matbaacılık ve Ticaret İşletmesi, s 113, 247,
308-310, 1014-1028, 1459-1476, Ankara, 2006.
10.Koç C. Kolluğun (Jandarma ve Polisin) adli görevleri. S
194, Kartal yayınevi, Ankara, 2002.
11. Çağlayan R. İdari yargıda kanun yolları, s. 148-156,
Seçkin Ankara, 2002.
12. Yeşilbursa D. Yargılama sürecinde adli psikiyatrik
değerlendirme. 3P Dergisi 10(Ek 2)5-10, 2002.
13. Polat O, Tıbbi uygulama hataları. S 258-276, Seçkin
Yayıncılık, Ankara, 2005.
14. Williams C. Expert evidence in cases of child abuse.
Arch Dis Child 68: 712-714, 1993.
15. Moffat R. A
renaissance in forensic medicine in 2000. Clinical Forensic Medicine (2000) 7,
121-122.
16. Recupero
PR. Clinical practice guidelines as learned treatises: understanding their
use as evidence in the courtroom. J
Am Acad Psychiatry Law. 2008;36(3):290-301.
17. Balcı Y. Adli tıp hizmet modeli ve insan gücü
planlaması. Adli Tıp Uzmanları Derneği. s. 102, Adana, 2007.
18. Hancı İH, Türkiye Türkiye Adli Tıp akademisi, Adli
Bilimler Dergisi 9/1: 69-72, 2009.
20. Bakırcı AE, Türk adli sisteminde bilirkişilik
uygulamaları, sorunları ile yakın ve uzak dönem için çözüm önerileri ve adli
bilimler enstitüsü. II. Mühendislik Bilimleri Genç Araştırmacılar Kongresi
s704-708, 17-19, Kasım 2005.
21. Türkcan S. Adli psikiyatride etik sorunlar. 3P Dergisi
10(Ek 2):33-42,2002.
22. Şahin D, Fincancı ŞK, İstanbul protokolü’nün işkenceyi
önlemede olası katkıları. 3P Dergisi 10(Ek 2):49-53,2002.
[1] Turan Yazgan, Gelir
Dağılımı Açısından Sosyal Güvenlik, Fatih Gençlik Vakfı Matbaası İşletmesi,
İstanbul, 1975, s. 13.
[2]
Muhammet Selim Demiray, “Sosyal Güvenlik Kurumlarının Türk Kamu Mali Yapısı
İçindeki Yeri”, Marmara Üniversitesi SBE Mali İktisat Bilim Dalı, Yayımlanmamış
Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2006, s. 5
[3]
Ali Çubuk, Sosyal Politika ve Sosyal Güvenlik, Gazi Üniversitesi İİBF
Yayınları, Ankara 1983, s.9
[4]
Çubuk, a.g.e., s.12
[5]
Ali Güzel ve Ali Rıza Okur, Sosyal Güvenlik Hukuku, İstanbul, 2003, s.2
[6]
Muzaffer Koç, Sosyal Güvenlik ve Risk Kavramları, Sosyal Güvenlik
Dünyası Dergisi, Eylül-Ekim 2004, S.27, s.84-85
[7]
Ömer Kekinsoy, Sosyal Güvenlik Hakkının Anayasa Mahkemesi Kararlarındaki
Görünümü, Sosyal Güvenlik Dünyası Dergisi, Ocak-Şubat 2005, S.29, s.71
[8]
Çubuk, a.g.e., s.168
[9]
Nesrin Demir, Avrupa Birliği Sosyal Politikaları Çerçevesinde Sosyal
Güvenlik, Sosyal Güvenlik Dünyası Dergisi, Temmuz-Ağustos 2004, S.26, s.84
[10]
Demir, a.g.m., s.84
[11]
Demir, a.g.m., s.87; Çubuk, a.g.e., s.171
[12]
Demir, a.g.m., s.87
[13]
Resul Aslanköylü, Sosyal Sigortalar Kanunu Yorumu, Nurol Matbaacılık,
Ankara 2003, s.20
[14]
Çubuk, a.g.e., s.175
[15]
Yusuf Alper, Türkiye’de Sosyal Güvenlik ve Sosyal Sigortalar, Uludağ
Üniversitesi Güçlendirme Vakfı Yayını No:15, Bursa 1997, s. 5
[16] Bu maddenin uygulanmasıyla
ilgili olarak, bir meslek veya sanat okulunu bitirenlerden, 22/11/2001 tarihli
ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre mahkemece ergin kılınmak
suretiyle, öğrenimleriyle ilgili görevlerde çalışanlar hakkında 18 yaşın
bitirilmiş olması şartı aranmaz.
[17] 6111
SK öncesindeki hali; “4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi ile (b)
bendinde belirtilen muhtarlar ile aynı bendin (1), (2) ve (4) numaralı alt
bentleri kapsamındaki sigortalı kadının isteği ve hekimin onayı ile doğuma üç
hafta kalıncaya kadar çalışılması halinde, doğum sonrası istirahat süresine
eklenen süreler için geçici iş göremezlik ödeneği verilir.”
[18]
T.C.Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 19.3.2008 T., 2008/10-254 E., 2008/266 K.,
[19]
Anayasa Mahkemesi, 23/11/2006 tarihli ve E:2003/10 K:2006/106 sayılı Kararı.
[20]
T.C.Yargıtay 10.Hukuk Dairesi, (E:1978/2077, K:1978/7689, Tarih:31.10.1978)
[21]
T.C.Yargıtay 10.Hukuk Dairesi, 24.06.2008 T., 2007/24779 E., 2008/8902 K.,
sayılı Karar.
Halo, ben Ekvatorlu Helena Julio, bu konuda Le_Meridian Funding Investors hakkında iyi konuşmak istiyorum. Le_Meridian Funding Investors, şehrimdeki tüm bankaların bana 500.000,00 USD tutarında kredi verme talebim reddettiğinde bana maddi destek veriyor, ben Ekvator'daki bankalarımdan borç almak için elimden geleni yaptım ama hepsi geri çevirdiler çünkü kredim düşüktü ama Tanrı lütfuyla Le_Meridian'ı tanımaya başladım, bu yüzden kredi başvurusunda bulunmaya karar verdim. İnşallah bana 500.000,00 USD'lik kredi verdiler. Ekvator'daki bankalarımın beni geri çevirdiği kredi talebi, onlarla iş yapmak gerçekten harikaydı ve işim iyi gidiyor. İşte bunlardan kredi başvurusu yapmak istiyorsanız Le_Meridian Funding Yatırım E-posta / WhatsApp İrtibatı: E-posta:lfdsloans@lemeridianfds.com / lfdsloans@outlook.comWhatsApp İletişim: 1-989-394-3740.
YanıtlaSil